Bir an, soytarıların gözlerindeki neşeyle, ve göremediğimiz dertleriyle, zamanın suretinden sıyrılabiliriz. Bir an, sessizce, öylece, durup karşımızdaki gerçekliğin ardında bir rüyaya uzanabiliriz. Her yanımıza birbiri ardına düşen saksılardan dağılan hercai mavilerin ayrılık tiradlarına kulaklarımızı tıkarız. Yarattığımızın karanlık bir ilüzyondan ibaret olduğunu varsayarız. Oturduğumuz karanlık odanın içerisinde kendimizi bekleriz. Öylece bekleriz. Gelecek miyiz? Gelirsek iyi olur diye düşünürüz. Müzik hakkında düşünürsek biraz ilerleyebileceğimizi farkederiz sonra. Ne de olsa onun geçtiği yollardan daha önce geçmişizdir.
Bu an, handiyse fenalıkların bedenimizi ele geçireceği bir kaçışın başlangıcı olabilir. İnlediğimizi duyurmadan, tek başımıza, sessizce bize ait o zamana ihtiyacımız var. Herkesin o ana ihtiyacı var. O an ruhumuzu dengeler. O an ruhumuz için bir penceredir. Hücreden önceki son çıkış.
Keyif ve kederin birbirine girdiği bütün o bekleyiş boyunca yürümeye başlarız. Hiç yorulmadığımızı hissettiğimiz yalnız yürüyüşlerimiz boyunca, notaların arasına toprakların karıştığı, maceraperest bir gülümsemenin umut ışığı olduğu, yaşanmayacak diyalogların tekrarlandığı, tekrara alınmış şarkıların eşlik ettiği, esrarengiz fikirlerin filizlendiği, serin havanın bizi üşütmediği, kimsesiz sokakların sahibi olduğumuz yürüyüşler boyunca yani, o anların şahidi, yaralarımıza sürdüğümüz bir merhem gibi, derin bir nefes alır gibi, farkında olmadan çaldığımız hüzünlü bir ıslık gibi, yarın kaldığımız yerden devam edeceğimiz hayata verdiğimiz mola gibi, o an ruhumuzun dengelendiği bir ayin gibidir herşey.
Ve yarım kalan bir yazı, belkide bahar geldiği için...