Neyin nesi kimin fesi

Mert, bir insandır. Bana öyle geliyor ki iyi de bir insandır. Ama elbette emin olamayız. Zira Mert hakkında bildiklerimin çoğunu kimden öğrendiğimi söylersem artık bana olan güveniniz sarsılır. O yüzden, yani siz hala bana güveniyorken, bildiğimi iddia ettiğim şeyleri gerçekten doğru kabul edin ve bu sizin için yeterli olsun. Böylece Mert iyi bir insan olarak yoluna devam edebilsin.

7.10.10

Fantazya

cümle alemin sözünü etmekten sakındığı o meşum güne açıkça lanet okuyarak, yaklaşan fırtınayı sezmesi ile tanınan ünlü tabip latron amarran efendinin mahdumlarından olan değerli yüce şahsın huzuruna çıktı. altın sırmalı pabuçların inci nakışlı gümüş konçlarından süzülüp rengi alacalı pürüzsüz mermerlerde yılan gibi kıvrılarak uzanan kaftanın yumuşaklığını yanaklarında hissettiğinde içini kaplayan huzurla gülümsedi. akılları, şehvetin çoktan baştan çıkarttığı vücutların bir mahzene kilitlenmiş halleriyle dolu olduğunu bildiği kokuşmuş fikirli, edepsiz zihinli dalkavuklardan büsbütün tiksinmişti. ne var ki her yere bir veba gibi yayılan bu kendini bilmez destursuz, abdestsiz sürüngenlerin gücünü az çok tahmin edebildiğinden korkusunu kimseye anlatamaz, içine atardı. işte sadece bu fen, tıp, matematik, simya ve gök ve bilhassa din konularının alimi, ismini anmayanların günlerinin tekinsiz geçececeği kat-i olan muhterem şahsın huzurunda bir nebze olsun gönlünü ferahlatabiliyor, gözlerine bakma cüretini gösterdiğinde de iman etmiş kadar rahatlıyordu.

sevincine ortak olabileceklerin arayışlarıyla harcadığı onca vakitten sonra bir gece vakti, usulca, çok derinlerden gelen naif mutluluğu gördü. bir simplex bir tablo artık ne için olduklarını bile hatırlamadıkları mevcudiyetleriyle koskocaman bir fantazyanın parçası haline gelmiş, kendilerini akıntıya kaptırmış, seslerini hiç çıkarmadan zamandaki yansımalarını izleyerek tutunduklarına inanıyorlardı. inanmak zorundalardı. yağmurun, güneşin, toprağın, asfaltın hep birlikte anlatıldığı hikayelerin gitmeden önce son defa durup, arkasına dönüp, bakıp sonra yoluna devam eden kahramanı gibi ümitli ve endişelilerdi. bir simplex ve bir tablo hiçbir şeyin fedaileri, gezgin bezginler, kasaba hayalperestleri bütün şarkıların ortasında oturmuş dinliyorlardı. artık onlar için söylenebilecek şeylerin ekseninde müzik ve dans eden deliler vardı.

o el verdi, öbürü el aldı, ayağa kalktı. haşa huzurdan kalkarken bakışları arkadan gölge gibi hızla geçen dilbere and olsun ki sadece bir göz kırpımı kadar takıldı. ama o bunu gördü, ancak elbette görmezden geldi, çünkü karşısında kimsenin utanmasını istemezdi.

ben ne yaptım? nasıl oldu bu? kirpiklerimi cımbızla çekip gözbebeklerime saplasalardı da bunu yaşamasaydım. (ama o saçlar) ben şimdi bir daha hangi yüzle gelirim buraya. derdimin dermanının, huzurumun padişahının karşısında yapılacak şey mi bu? (ama o gözler) ey hak sen doğrusunu bilirsin, gönül ve nefis hiç bu kadar karışmamıştı. ben garip bir mazlumum, üstadın perilerinin perisine yüzümü çevirmem yakışır mı? buradan yılan gibi sürünerek çıksam yeridir artık. (ama o dudaklar) ben hiç böyle yanmadım hünkarım. bunca yılın perişanlığı o kısacık anın yüzünden olacakmış meğer. fikren ve kalben iki kere yandım. haydi diyelim fikrimin alevlerini zorla derdest ettim küllendirdim, kalbimin ateşine bir merhem bulamazsam ben ne yaparım? bu kara dakika bende kara bir leke oldu, ömrümün sonuna kadar bana bakan herkes görecek.

çalan şarkıların sözlerini birbirine ekleyip meydana getirdiği eseri sayıklayarak uykuya dalmayı bekleyen şapşallara bile özendiğini itiraf etmesi uzun sürmedi. vaktinde göz attığı kurallar kitabından öğrenebildikleri ile buraya kadar gelebilmişti. zaman zaman tökezlese de düşecek gibi olduğunda simplex, hastalanıp yatağa mahkum olduğunda tablo koşarak yardımına gelmişti. değişime karşı güttüğü katıksız kinin sonuçlarına katlanmış, katlanıyordu. değişmeyi son defa denediğinde dürüstlüğe açılan kapıların sinsi bir aldatmaca olduğunu çözmüş ve şaşkınlığını gizleyememişti. ne yapsa menfaatlerini ön planda tuttuğu gerçeğinin aksine kendini inandıramamış, sonunda bununla yaşamayı kabul etmişti. halbuki bütün o kavganın ve gürültünün perdesini araladığımızda bütün bu debdebeye gerek olmadığını görebilirdik. ihtiyacımız olanı elde etmenin çaba, telaş ve arzusuyla farkedemediklerimiz yüzünden düştüğümüz haller utanç vericiydi. bu anlarda yardımımıza koşacak bir simplextablosu da yoktu maalesef. orda kendi kendimize acımaktan başka kimsenin olmadığı uçsuz bucaksız bir diyar var, ve oraya gitmek istemezsiniz. zaten manzarası da berbat.

sonra "hoşgeldin" dedi. duydum. kafamı gömdüğüm yirmi kat çamurun altından duydum. ruhumu hapsettiğim soğuk taş zindanların küflü duvarları arkasından duydum. kulaklarımdan damlattığım okunmuş kızgın demirlere rağmen duydum. beni düştüğüm yerden bir çırpıda çıkaran, ab-ı hayatı dudaklarıma pamukla damlatan, aklımın karanlığını nefesiyle billurlaştıran o kelimenin her bir harfini duydum. bunu söyleyen ağzın sahibi, lokman hekimin kaybettiği iksiri bulmuş olmalı başka izahı yok. yarattığın yer ve gök aşkına dualarımı kabul ettin şükürler olsun. ruhumun bir derdini sildin şükürler olsun. bu da yeter. varsın gönlüme söz geçmesin, varsın aşk ile açlığım dinmesin. öylesi bir derde derman beklemem. gamı onunla büyütür, alemi onun için seyreylerim. iş ki yüzüm artık yerde kalmasın. sen benim elimi tutan, kederimi dağıtan. sen büyüklerin büyüğüsün.

sonra "hoşbulduk" dedi. herkes duydu. o bile.