Rengarenk çiçeklerle çevrilmiş iskelelerden denize dalmanın hoş bir hayal olarak kaldığı, heyecansız ve bir o kadar telaşlı, yetiştirilemeyen zamanların çoğalması, anlık bulunan boşlukların ferahlığı, geleceğin aydınlık ve karanlığı arasındaki çizginin aslında ne kadar çok değişkene sahip olduğunun bilincine varılan vakitlerde yaşamaya başladım. Bundan şikayet etmenin kocaman bir ihanetin kapısını açacağını biliyorum. O kapı hep kapalı kalmalı (ruh sağlığının gereklerine riayet etme lüzmu). Sadece biraz çaba ile tembelliğimden sıyrılabilirim. Kendime, kendim için daha çok ilgi göstersem şımarıklık yapmış olur muyum? Yok yahu olmam. O kadar olsun hakkım var sanıyorum.
Bunlarla birlikte elbette, yavaş yavaş ilerlemek sabır istiyor. Her seferinde yeniden yeni bir kural olduğunu öğreniyorsunuz. Bazen sınıra geldiğinizi düşünüp korkuyorsunuz. Yorulmak zor, çok zor. kilometrelerce koşmuş gibi, kalbinizin çarpıp dizlerinizin titremesine şahit oluyorsunuz. Ne kadar korkarsanız o kadar yorgun hissediyorsunuz. Dinlenince geçen yorgunluk gibi değil, bu sefer o kadar kolay atlatılmıyor. Usulca uzanan bir el, elinizi tutsun istiyorsunuz. Sizi çekip çıkartsın, sizin yerinize sizi kurtarsın. Ama o el uzanmıyor, uzanmayacak. Kendi başınıza ayağa kalkmayı öğrenmedikçe kimse size elini uzatmayacak. Öğrendiğiniz her şey için biraz daha ümitsizliğe kapılıyorsunuz. Giderek artan kurallarla, tecrübeyle kolaylaşması gereken hayat zorlaşıyor. Kadehlerle içiçe geçmiş sarhoşluklar etrafında bir rüya görürken uyanmak gibi zor geliyor.
Olacak, olur, endişeye mahal yok. Kimsenin hikayesi beyaz boyayla yazılmış ismi "Yakamoz" olan bir takada mutluluk ve huzurla dolu değil. Kimseye yok yere ağlamadan dik durmak mühim olan. Sefaletin belki bin türlüsünü yaşamış olanlara evet saygı duyup ama öykünmeden, ayak izlerinizin sadece ardınızda bıraktığınız yolu değil daha gideceklerinizide işaret ettiğini bilerek adım atarak, dürüst ve delikanlı gibi yaşamaklığın peşinde olmak gerek. Etrafta verilen beyhude kavgaların uzağından, göçebe kabilelerin bir gömüp pir unuttuğu hazinenin peşinden giderek, kimbilir kaç asıra yayılmış sırlarıyla akan derenin bitmez tükenmez efsunlu sularından içerek ilerlemenin hesabı bu yaptığım. Varolsun aşk ile yaşayanlar, aşk ile geceyi birbirine karıştırmayanlar. Onlardır izinden gittiğim, gideceğim.
Neyin nesi kimin fesi
- simplextablosu
- Mert, bir insandır. Bana öyle geliyor ki iyi de bir insandır. Ama elbette emin olamayız. Zira Mert hakkında bildiklerimin çoğunu kimden öğrendiğimi söylersem artık bana olan güveniniz sarsılır. O yüzden, yani siz hala bana güveniyorken, bildiğimi iddia ettiğim şeyleri gerçekten doğru kabul edin ve bu sizin için yeterli olsun. Böylece Mert iyi bir insan olarak yoluna devam edebilsin.
23.12.09
11.12.09
Delilliğe Saygı
Tepemizde halka halka nefret. Bela içilmeye başlayan mahallenin delisi arnavut kaldırımlı sokağın köşesinden yalınayak çıktığında henüz daha güneşin ilk ışıkları ve soğuk yeni karşılaşmıştı. Gececi taksiler az sonra devredeceklerdi. Bir kaçı çoktan sigaralarını yakmışlardı. Bu mahallenin tadı kaçalı çok oldu. Genç bir çocuk vardı önceden. Bir sabah, bu sabah gibi soğuk bir sabah hatta, sokağın köşesinde beklerken kimsenin neden olduğunu anlamadığı o meşum anda lanet okudu. Duyanlar dehşetle irkildiler. Çocuk dimdik duruyordu. Kuşlar çatılardan aynı anda havalandılar ve bir daha geri dönmediler. Artık mahalleli her sabah bir pencereden duyulan müthiş hüzünlü bir bağlama sesi ile mutsuz hayatlarına başlıyor. Sanki gurbettelermiş ve hiç geri dönemeyeceklermiş gibi. Sanki çok sevmişler ve yarenleri bir başkasıyla çok ama çok mutlu olmuş gibi. Sanki evleri, odalarının duvarları her daim üzerlerine üzerlerine geliyormuş gibi. O mahallede gebe kalan kadınların bebekleri de nasiplerini aldı bedduadan. 1 yıl boyunca nefessiz ağladılar. Beşiklerinin salıncağı kırıldı, emziklerinin memesi çürüdü. Dertlerini ne ebe bilebildi ne hoca. Mahalleli çok çekti. Hep birlikte birbirlerine bakıp neden diye sordular, hiç cevap veremediler. Akılları erenler, derdin demini alanlar, meyhanenin meyini seçenler, karanlıkta gize bürünenler hep bir oldu gene kâr etmedi. Ettiremediler. Bir bela düşmüştü üzerlerine ya, bilemediler. Kuşkularla haber saldılar sağa sola, o çocuğun cismini tanıyan çıkar mı diye, çıkartamadılar. Neydi o lanet bu karabasanı getiren? Nedendi? Elbette başına bir kötülük gelmişti delikanlının, durduk yere olmaz dediler. Neyse diyeti ödeyelim dediler. Yeterki başımızdan kalksın bu gudubet dediler. Demedikleri kalmadı. Ne çocuk geldi, ne haberi. Çokça zaman geçti üzerinden. Pes edenler çilemiz varmış çekeriz dediler. Etmeyenler kaçtılar. Hep o mahalleli olarak kalacaklarını bilmeden kaçtılar. Son kez doya doya derin bir nefes alamadan göçenler de oldu, içlerine atıp saçlarında aklarla dağlara bakıp kalanlarda. Yeşil kuşaklarında kenarı jilet kadar keskin hançerlerle o genç çocuğu arayanlarda oldu, ne ettiysek affola diye kollarını günde beş vakit göğe kaldıranda. İç sıkıntılarının kaynağını o bedduaya bağlayıp yıllarca kaderlerine boyun eğenlerin mahallesinden kimse mutlu çıkamadı. O günden önce mutlu olup olmadıklarını bile hatırlayamadılar. Balkonlardaki cam güzellerinin, hercai menekşelerin ve sardunyaların hepsi öldüğünde mahallenin delisi yalınayak arnavut kaldırımları adımlıyordu. Hava buz gibiydi, lakin deli olmanın avantajı olsa gerek, ne üşüyor ne de herkes gibi bunalıyordu. Delilik güzel şey be diye düşündü bir an. “Koca mahalle bana kaldı baksana. Heheyt!”
17.11.09
Karanlıktan Çıkarken
Geçmişle sınırlı, adımların kadar özgür, toprakla birlik olup gitme.
Yazacaksan iyi davran, uçacaksan dostlarını unutma, şarkılara ritm tut.
Kışın işten karanlıkta çıkıp gittiğinden beri bazıları artık ondan hiç haber alamadı. Halbuki pek çok kere karanlıkta işten çıkmaktan nefret ettiğini söylemişti. Nereye gittiğini tahmin edenler, onu görmek istediklerinde yanına gittiler. Birlikte birer kahve içip sonra ayrıldılar. O hep orda kaldı. Dönmesi için bir nedeni yoktu ki, orda mutluydu. Dönerse bir daha karanlıkta işten çıkmak zorunda kalabilirdi. Bittiğini biliyordu, endişeli değildi. Küçük bir masası ve üzerinde ona gerekli olan herşey vardı. Saat, fotoğraf makinası, kalem ve yastık. Günlerin akışına alıştıkça saate de gerek kalmayacağını biliyordu ama şimdilik saat önemliydi. Kafasının içinde dönüp duran şarkı sözleriyle daha uzun süre idare edebilirdi. Bugüne kadar neden o sıkıntıların hepsine katlanmak zorunda olduğunu düşündüğünü bilmiyordu. İşte tüm yapması gereken bu kadardı. Bir masa ve üzerinde kendisine gerekli birkaç parça şey ile herşeyi geride bırakabilmişti. İçten ve samimi gülümsemesini görseniz mutlu olduğunu anlardınız.
Yıllarca lodostan nefret etmişti. Lodos demek karışıklık ve gürültü demekti. Tanrının bir güç gösterisi gibiydi. Neyi ispat etmeye çalışıyordu ki? Biraz daha alçakgönüllü olmanın kimseye zararı dokunmazdı. Ve bütün o şovdan sonra, lodostan sonra yağacak yağmurdan hemen önce, gökyüzünün o rengi, aydınlık ve karanlık arasındaki sahnenin perdesi gibiydi. Birkaç saat önce ortalıklarda hiç bulut yokken bir anda olanca kasvetleri ve yakınlıklarıyla acımasızca gökyüzünü kaplarlardı. Sinirli gözlerle havayı kontrol edip ne zaman yağacağını stresle bekler, sonra herşeyin eski haline döneceğini düşünüp kendini avuturdu. Lodosla hiçbir zaman arası düzelmedi. Kendini bu kadar önemseyen hiç birşeyi hiçbir zaman sevmemişti. Aynı hataya kendisinin düştüğünü gördüğünde ise çok geç olmadığını ümit etmekten başka yapacak bir şeyi yoktu. Hayır aslında vardı, karanlık bir iş çıkışını bahane edebilirdi pekâla.
Karanlıktan çıkmak için bekleyenler, bir adım atmaktan aciz olanlar, mutlu olduklarına inananlar, geri dönülebileceğini sanarak ilerleyenler, rüyalarınızla yetinmek zorundasınız. Hikayeler, okuyup beslenmeniz için değil birşeyler yapmanız içiniz var. Daha fazla oyalanırsanız bir rüzgar bütün sayfaları alıp götürecek. Ardından yağan yağmurda sırılsıklam ıslanacaksınız. En azından cebinize kaleminizi şimdiden koyun, çünkü yanıma geldiğinizde ihtiyacınız olacak.
Yazacaksan iyi davran, uçacaksan dostlarını unutma, şarkılara ritm tut.
Kışın işten karanlıkta çıkıp gittiğinden beri bazıları artık ondan hiç haber alamadı. Halbuki pek çok kere karanlıkta işten çıkmaktan nefret ettiğini söylemişti. Nereye gittiğini tahmin edenler, onu görmek istediklerinde yanına gittiler. Birlikte birer kahve içip sonra ayrıldılar. O hep orda kaldı. Dönmesi için bir nedeni yoktu ki, orda mutluydu. Dönerse bir daha karanlıkta işten çıkmak zorunda kalabilirdi. Bittiğini biliyordu, endişeli değildi. Küçük bir masası ve üzerinde ona gerekli olan herşey vardı. Saat, fotoğraf makinası, kalem ve yastık. Günlerin akışına alıştıkça saate de gerek kalmayacağını biliyordu ama şimdilik saat önemliydi. Kafasının içinde dönüp duran şarkı sözleriyle daha uzun süre idare edebilirdi. Bugüne kadar neden o sıkıntıların hepsine katlanmak zorunda olduğunu düşündüğünü bilmiyordu. İşte tüm yapması gereken bu kadardı. Bir masa ve üzerinde kendisine gerekli birkaç parça şey ile herşeyi geride bırakabilmişti. İçten ve samimi gülümsemesini görseniz mutlu olduğunu anlardınız.
Yıllarca lodostan nefret etmişti. Lodos demek karışıklık ve gürültü demekti. Tanrının bir güç gösterisi gibiydi. Neyi ispat etmeye çalışıyordu ki? Biraz daha alçakgönüllü olmanın kimseye zararı dokunmazdı. Ve bütün o şovdan sonra, lodostan sonra yağacak yağmurdan hemen önce, gökyüzünün o rengi, aydınlık ve karanlık arasındaki sahnenin perdesi gibiydi. Birkaç saat önce ortalıklarda hiç bulut yokken bir anda olanca kasvetleri ve yakınlıklarıyla acımasızca gökyüzünü kaplarlardı. Sinirli gözlerle havayı kontrol edip ne zaman yağacağını stresle bekler, sonra herşeyin eski haline döneceğini düşünüp kendini avuturdu. Lodosla hiçbir zaman arası düzelmedi. Kendini bu kadar önemseyen hiç birşeyi hiçbir zaman sevmemişti. Aynı hataya kendisinin düştüğünü gördüğünde ise çok geç olmadığını ümit etmekten başka yapacak bir şeyi yoktu. Hayır aslında vardı, karanlık bir iş çıkışını bahane edebilirdi pekâla.
Karanlıktan çıkmak için bekleyenler, bir adım atmaktan aciz olanlar, mutlu olduklarına inananlar, geri dönülebileceğini sanarak ilerleyenler, rüyalarınızla yetinmek zorundasınız. Hikayeler, okuyup beslenmeniz için değil birşeyler yapmanız içiniz var. Daha fazla oyalanırsanız bir rüzgar bütün sayfaları alıp götürecek. Ardından yağan yağmurda sırılsıklam ıslanacaksınız. En azından cebinize kaleminizi şimdiden koyun, çünkü yanıma geldiğinizde ihtiyacınız olacak.
24.9.09
HAYAT APARTMANI’NDA BİR KADIN VE PENCERE (1. kısım)
1.
Herşey aynı ama hiçbirşey eskisi gibi değil. Nasıl oluyor demeyin, bal gibi öyle işte. Bütün günler sanki birbirinin kopyası. Ama bir yandanda hatırladığım o eski günler gibi değil artık. Ne olduğunu anlamak zor. Örneğin, sokağımızdaki Hayat Apartmanı'na güzel bir kadın taşınmıştı. Peki bu ne zaman olmuştu? Bana sorsanız 'Bir hafta önce olmasa bile 20 gün kadar olmuştur' diye cevap verebilirdim. O güzel kadının o eve taşınalı tam 11 sene olduğunu söyleseydiniz sizinle olan samimiyetimi gözden geçirmek zorunda kalırdım. Bilirsiniz insanların beni kandırmasından hoşlanmam. Bu hiçte dostça olmazdı. O hep mahalleye yeni taşınmış gibiydi. Aslında onu gördüğüm ilk gün takvime bir işaret koymamış olsaydım, belki bende hala kendimi 16 yaşında zannederdim. Veya kimbilir belkide gerçekten 16 yaşında olurdum. Zamana bir işaret koyduğunuzda artık onun akıp gideceğini garantilemişsiniz demektir. Keşke o işareti hiç koymasaydım.
Sokağımız uzunca bir sokaktı. Kaldırımları dar, kedisi köpeği boldu. Çöp poşetleri hiç eksik olmazdı. Gri rengin her tonunu ve çocukların hemen her türlüsünü bulmak mümkündü. Arabaların kaldırımlara çıkarak sağlı sollu parketmiş olmaları bile çocukların top oynamalarını engellemezdi. Bir araba geçeceği zaman çocuklar kenarlara çekilip yol verir daha sonra kaldıkları yerden oyuna devam ederlerdi. Bakkalı, manavı, kuru temizlemecisi, terzisi, tesisatçısı, kasabı ve berberi vardı. Önceleri kadınlar için bir kuaförde açılmış ama sokağın erkekleri adamcağızı kovmaktan beter etmişler. Elbette kadın milleti saçına, süsüne düşkündür. Kuaförüde yanıbaşlarında görünce oradan çıkmaz olmuşlar. Evde yemekler geç pişmeye, ama daha önemlisi hanıma bırakılan harçlıklar erken bitmeye başlayınca olanlar olmuş. Adamın ne üçkağıtçılığı kalmış, ne namussuzluğu. Bir gece vakti pılını pırtını toplayıp zor kaçmış zavallı. Neyse, yanisi bizim sokakta yaşayan bir sokaktı ve diğer sokaklardan da pek farkı yoktu hani. Bütün neşesi ve bütün bıkkınlığıyla sıradan bir sokaktı.
Aslında 27 ve 16 arasında sadece rakam farkı var. Zaman, eğer bir apartmanın 3. katındaki dairenin penceresinden dirseklerinizle bir mindere abanmış şekilde bütün gün sokağı izliyorsanız, sadece rakamlar arasındaki farklardan ibarettir. Bunun dışında, büyüyen çocukların yerine sürekli yenileri geldiği ve sokak teyzelerinin neredeyse hiç değişmediği bir dünyada zamanın geçtiğini anlamanız için elle tutulur verilere ihtiyacınız vardır. Örneğin Hayat Apartmanı’na çok güzel bir kadın taşınmış ama sonra birgün ortadan kaybolmuş olabilir. İşte zaman o güzel kadın ortadan kaybolduktan sonra geçtiğini anladığınız şeydir. Ve zaman bir saatin tiktaklarından çok daha öte birşeye dönüşmüşse başınız fena halde belada demektir.
2.
Bir akşam canınız çok sıkılır, sokağa çıkmaya karar verir ve koltuk değnekleriyle merdiven inmeye kalkışırsanız, yıllarca çalıştırmadığınız kollarınızın ne kadar güçsüz olduğunu acı bir şekilde farkedersiniz. Elbette böyle bir farkındalığın gerçekleşmesi için öncelikle yürüyemiyor ve üstüne üstük evdende dışarı çıkmıyor olmanız gerekir. Ama bu durumu anlamak için hayalgücünüzü kullanmak sizin için daha kolay olacaktır. Yola bakmak, yoldan gelenleri, yola gidenleri, yol sayesinde sevinenleri ve üzülenleri tespit etmek işin kolay kısmı. Zor kısmı ise yola özlem duymak, yolun sonunu merak etmekte. Yolda ilerlemenin, atılan her adımın yolu biraz daha kısalttığını bilmenin verdiği hazzı -kıymet bilenler için söylüyorum- çok az şeyle değişirim.
Çocukken böyle değildim aslında. Kollarım daha genç ve daha ince gözükmesine rağmen bedenimi taşıyabilecek kuvvetteydi. Hatırlıyorumda eskiden tek başıma sokağa çıkar gezerdim. Mahallede arkadaşlarım vardı. Hiçbirisiyle kavga etmediğime göre hepsiyle hala arkadaş sayılırım. Sadece artık hiçbirisini görmüyorum. Çoğunun gidişini hatırlarım. Bu pencereden sokağın caddeyle birleştiği o uzak köşeye varıp gözden kayboluşlarına şahit olmuşumdur. Yolda ilerlemenin heyecan verici ama buruk tadıyla tanışmamda işte bu şahitlikler yüzündendir. Kendinin ilerleyemediği bir yola sadece bakabilmek, çarpıntının kederle karışmasına neden oluyor.
Bütün bu yol hikayelerini bana gösteren o büyük pencereme yaslanmanın keyfini çıkartıyorum hala. Güne başladığım, günü bitirdiğim, konuştuğum, dinlediğim, sevdiğim, sövdüğüm pencerem ve onun uçsuz bucaksız görüşüyle karışıyorum. Çerçevelerinin beyaz boyalarının çoktan kıtır kıtır koparak dökülmeye başladığı, kışın, kapalı olmasına rağmen soğuk havayı dışarda tutmayı beceremeyen, önündeki saksıya ekilen nice çiçeğin hiçbirini hiçbir zaman sevmemiş, o parlak canlı renkleri daima kıskanmış, mevsimi geçip öldüklerinde sinsice sevinmiş pencere. Minderim ile birlikte, bitmek bilmez hikayelerim, hayallerim, şarkılarım ve ümitlerimin yoldaşı. Geçen onca zamanın şahidi. Zamanımın şahidi. Zamanın ta kendisi. Belki ta kendim. Düşülecek bir yolculuğun ilk arkada bırakılacak parçası. Hiçbir yola uygun olmayan durağan manzaranın anlatıcısı. Yolun düşmanı. Kendi tezatının tezahürü.
3.
Bir apartman dairesinin penceresinden görülebilecek olanların sınırlılığına şaşırırsınız. Bu sınırları aşmak için zihninizin size sunduğu çeşitlilik karşısında ise şaşkınlığınız seviye atlar. Örneğin, uzaklardan yükselen dumanın hangi bacadan çıkıyor olduğunu bilmek size yetmez. O bacanın, aşağıya doğru uzayan borusunu hayal edip, hayal etmekle kalmayıp içine girip, üstünüz başınız isten simsiyah olmuşken dirseklerinizin yardımıyla o dar borunun içinde sürüne sürüne ilerlersiniz. Sıcak ve kömür, karanlık ve havasızlık, ter ve yorgunluk bütün çehrenizi değiştirir. Ruhunuz merak, hayal ve gerçek üçgeninde kendisine bir yol çizmeye başlamıştır. Gördüğünüz ışık nihayete ermesi gereken yolculuğunuz için bir ümittir. Işığı bilerek arkada bırakıp sonra tekrar ışık aramak, bulunca ümitlenmek aslında fazlasıyla ironik. Ancak şu anda dirseklerinizle kendini çektiğiniz daracık bir soba borusundasınız ve her tarafınız ter ve is içerisinde. Yani diyeceğim o ki, herhangi bir ironi ile uğraşmak gibi bir lüksünüz yok. Yapmanız gereken sadece devam etmek. Gördüğünüz, gördüğünüzü sandığınız ışığa doğru, ruhunuzun peşinde sürükleniyorsunuz. Artık o bacadan çıkan dumanı unuttunuz. O bacadan çıkan duman sayesinde orada bulunuyor olmanız umurunuzda bile değil. Bu yolun sonunda bir yerlerde bir sobanın üzerinde çay demleniyor olabilir. Merak ve hayal ve hayat ve düş ve gerçek ve işte nihayet bir ince belli, bol demli, tek şekerli bir çay için bütün bunlar. Rutubet kokusunun her yere sindiği bir dairenin içerisinde, koridorda, iplere asılmış yeni yıkanmış çamaşırlar başınıza değerken yürüyorsunuz. Elinizde hala sıcak çay bardağınız. Tuvaletin önünde terlikler, ışık açık, birisi yeni banyo yapmış gibi buharlar çıkıyor. Bu buharlar neye benziyor? Bir bacadan çıkan dumanlara mı benziyor? Bir zamanlar, manzaraya bakıp dalan birisi vardı, nerede o? Elindeki çay bardağıyla bir pencerenin yanında, minderine yaslanmış, uzaklara bakıyor. Herşey yerli yerinde.
Alışıldık manzaralar gibi değil. Ama olabilmeside mümkün değil zaten. Bir pencereden bakıp görebildiğiniz şeyler bu kadar sınırlıyken, yıllarca aynı şeyleri görmemi beklemeniz sizcede fazla insafsızlık olmaz mı? Ben artık kendi manzaramı kendim yaratıyorum. Bütün bu hayat, bu görüntüler, benim için birer anahtar sadece. Tek yaptığım milyonlarca varyasyona sahip düşsel bir yaşamın kıyısında oturmak. Benim için bir inşaatın çivisi ile penceresini kapatan bir kadın arasında hiç fark yok desem kızar mısınız? Ama penceresini kapatan kadın mesela, eğer Hayat apartmanında yaşıyor olsaydı belki o zaman bir farklılıktan bahsedebilirdik. O zaman pek çok şeyden bahsedebilirdik elbette. Ve o zaman, o bahisleri dinlemek için pek çok dinleyicimiz olurdu, bundan adım gibi eminim. Kim böylesi bir hikayeyi kaçırmak isterki? Düşünsenize, “Hayat Apartmanı’nda Bir Kadın ve Pencere”. Mükemmel bir birliktelik değil mi?
4.
Yağmurun ilk damlasını pencerede gördüğüm zaman dikkatlice o an sokaktan geçenleri incelemeye başlıyorum. Onları seyretmek bazen bütün manzaralardan daha çok etkiliyor beni. Çünkü onların anlatacak kederleri var. Gözlerine gece gibi çöken yorgunluklarıyla yağmuru seviyorlar. Rüzgarla kaybolmayı bekleyen sonbaharın dökülmüş yaprakları gibiler sokaklarda. Hiçbirşeye aldırış etmez gibiler. Herbirinin bir diğerinden farklı özellikleri var. Çok kısa bir an için kimisi başını gökyüzüne doğru kaldırıp ilk damlaların yüzüne gelmesini istiyor, gözlerini kapatıyor. Kimisi durduğu yerde avuçlarını açıp onlara bakıyor. Sonra hızlanıp kaçmaya çalışanlar oluyor. Yağmur şiddetini arttırınca manavın tentesinin altına saklananlar, üzerlerine su sıçramasın diye yoldan olabildiğince içeri kaçanlar, gençliklerinin verdiği arzuyla yağmurdan kaçmayıp inadına sırılsıklam olana kadar altında duranlar, bir yere yetişmek zorunda olup ıslanmak zorunda kalanlar. Hepsi izlemeye değer anlarını bilmeden benimle paylaşıyorlar.
Aslında bir paylaşımdan söz etmek pekte doğru olmayabilir. Yalnızlık üzerine iç karartıcı şeylerden bahsetmeye niyetim yok ama, yani ortada olan bir takım gerçekleride gözardı edecek değilim. Bu pencereden izlediğim, tanımadığım insanlar benim için çok önemli. Çünkü onlarla birlikteyken, bu birlikteliğin tek taraflı olmasının birliktelik kavramına aykırı olduğunu düşünmüyorum. Aramızda samimiyetsizlik veya sahtekarlık yok. Ben ne isem oyum, onlarda tek başlarına sokakta yürüyen halleriyle işte kendileri. Kimse kimseye kendini beğendirmeye çalışmıyor. Burnu akan, sinirlenen, ağlayan, kaçan, ıslanan, ıslanmaktan korkan, üşüyen, terleyen bir sürü insan. Ve dürüstler. Benim için bu çok önemli. Bunun haricinde hayat zaten her daim, her köşebaşında yalnızlığınızı yüzünüze çarpmak için fırsat kollamakta. En neşeli olduğunuz anlarda bile sadece bir anı, mutlu bir çift, güzel bir şiir veya romantik bir şarkı ile size haketmediğiniz kadar kötü davranabilir. Göğüs kafesinizde çıkartamadığınız bir ağırlık ile kalakalırsınız. Bu sıkıntının tarifini yapmak zor, en iyisi başka şeylerden bahsetmek. Çünkü yalnızlığı anlatmak istemiyorum. Çünkü yalnızlığı anlatmaya çalışmanın, aslında, kimseye bir faydası yok.
Herşey aynı ama hiçbirşey eskisi gibi değil. Nasıl oluyor demeyin, bal gibi öyle işte. Bütün günler sanki birbirinin kopyası. Ama bir yandanda hatırladığım o eski günler gibi değil artık. Ne olduğunu anlamak zor. Örneğin, sokağımızdaki Hayat Apartmanı'na güzel bir kadın taşınmıştı. Peki bu ne zaman olmuştu? Bana sorsanız 'Bir hafta önce olmasa bile 20 gün kadar olmuştur' diye cevap verebilirdim. O güzel kadının o eve taşınalı tam 11 sene olduğunu söyleseydiniz sizinle olan samimiyetimi gözden geçirmek zorunda kalırdım. Bilirsiniz insanların beni kandırmasından hoşlanmam. Bu hiçte dostça olmazdı. O hep mahalleye yeni taşınmış gibiydi. Aslında onu gördüğüm ilk gün takvime bir işaret koymamış olsaydım, belki bende hala kendimi 16 yaşında zannederdim. Veya kimbilir belkide gerçekten 16 yaşında olurdum. Zamana bir işaret koyduğunuzda artık onun akıp gideceğini garantilemişsiniz demektir. Keşke o işareti hiç koymasaydım.
Sokağımız uzunca bir sokaktı. Kaldırımları dar, kedisi köpeği boldu. Çöp poşetleri hiç eksik olmazdı. Gri rengin her tonunu ve çocukların hemen her türlüsünü bulmak mümkündü. Arabaların kaldırımlara çıkarak sağlı sollu parketmiş olmaları bile çocukların top oynamalarını engellemezdi. Bir araba geçeceği zaman çocuklar kenarlara çekilip yol verir daha sonra kaldıkları yerden oyuna devam ederlerdi. Bakkalı, manavı, kuru temizlemecisi, terzisi, tesisatçısı, kasabı ve berberi vardı. Önceleri kadınlar için bir kuaförde açılmış ama sokağın erkekleri adamcağızı kovmaktan beter etmişler. Elbette kadın milleti saçına, süsüne düşkündür. Kuaförüde yanıbaşlarında görünce oradan çıkmaz olmuşlar. Evde yemekler geç pişmeye, ama daha önemlisi hanıma bırakılan harçlıklar erken bitmeye başlayınca olanlar olmuş. Adamın ne üçkağıtçılığı kalmış, ne namussuzluğu. Bir gece vakti pılını pırtını toplayıp zor kaçmış zavallı. Neyse, yanisi bizim sokakta yaşayan bir sokaktı ve diğer sokaklardan da pek farkı yoktu hani. Bütün neşesi ve bütün bıkkınlığıyla sıradan bir sokaktı.
Aslında 27 ve 16 arasında sadece rakam farkı var. Zaman, eğer bir apartmanın 3. katındaki dairenin penceresinden dirseklerinizle bir mindere abanmış şekilde bütün gün sokağı izliyorsanız, sadece rakamlar arasındaki farklardan ibarettir. Bunun dışında, büyüyen çocukların yerine sürekli yenileri geldiği ve sokak teyzelerinin neredeyse hiç değişmediği bir dünyada zamanın geçtiğini anlamanız için elle tutulur verilere ihtiyacınız vardır. Örneğin Hayat Apartmanı’na çok güzel bir kadın taşınmış ama sonra birgün ortadan kaybolmuş olabilir. İşte zaman o güzel kadın ortadan kaybolduktan sonra geçtiğini anladığınız şeydir. Ve zaman bir saatin tiktaklarından çok daha öte birşeye dönüşmüşse başınız fena halde belada demektir.
2.
Bir akşam canınız çok sıkılır, sokağa çıkmaya karar verir ve koltuk değnekleriyle merdiven inmeye kalkışırsanız, yıllarca çalıştırmadığınız kollarınızın ne kadar güçsüz olduğunu acı bir şekilde farkedersiniz. Elbette böyle bir farkındalığın gerçekleşmesi için öncelikle yürüyemiyor ve üstüne üstük evdende dışarı çıkmıyor olmanız gerekir. Ama bu durumu anlamak için hayalgücünüzü kullanmak sizin için daha kolay olacaktır. Yola bakmak, yoldan gelenleri, yola gidenleri, yol sayesinde sevinenleri ve üzülenleri tespit etmek işin kolay kısmı. Zor kısmı ise yola özlem duymak, yolun sonunu merak etmekte. Yolda ilerlemenin, atılan her adımın yolu biraz daha kısalttığını bilmenin verdiği hazzı -kıymet bilenler için söylüyorum- çok az şeyle değişirim.
Çocukken böyle değildim aslında. Kollarım daha genç ve daha ince gözükmesine rağmen bedenimi taşıyabilecek kuvvetteydi. Hatırlıyorumda eskiden tek başıma sokağa çıkar gezerdim. Mahallede arkadaşlarım vardı. Hiçbirisiyle kavga etmediğime göre hepsiyle hala arkadaş sayılırım. Sadece artık hiçbirisini görmüyorum. Çoğunun gidişini hatırlarım. Bu pencereden sokağın caddeyle birleştiği o uzak köşeye varıp gözden kayboluşlarına şahit olmuşumdur. Yolda ilerlemenin heyecan verici ama buruk tadıyla tanışmamda işte bu şahitlikler yüzündendir. Kendinin ilerleyemediği bir yola sadece bakabilmek, çarpıntının kederle karışmasına neden oluyor.
Bütün bu yol hikayelerini bana gösteren o büyük pencereme yaslanmanın keyfini çıkartıyorum hala. Güne başladığım, günü bitirdiğim, konuştuğum, dinlediğim, sevdiğim, sövdüğüm pencerem ve onun uçsuz bucaksız görüşüyle karışıyorum. Çerçevelerinin beyaz boyalarının çoktan kıtır kıtır koparak dökülmeye başladığı, kışın, kapalı olmasına rağmen soğuk havayı dışarda tutmayı beceremeyen, önündeki saksıya ekilen nice çiçeğin hiçbirini hiçbir zaman sevmemiş, o parlak canlı renkleri daima kıskanmış, mevsimi geçip öldüklerinde sinsice sevinmiş pencere. Minderim ile birlikte, bitmek bilmez hikayelerim, hayallerim, şarkılarım ve ümitlerimin yoldaşı. Geçen onca zamanın şahidi. Zamanımın şahidi. Zamanın ta kendisi. Belki ta kendim. Düşülecek bir yolculuğun ilk arkada bırakılacak parçası. Hiçbir yola uygun olmayan durağan manzaranın anlatıcısı. Yolun düşmanı. Kendi tezatının tezahürü.
3.
Bir apartman dairesinin penceresinden görülebilecek olanların sınırlılığına şaşırırsınız. Bu sınırları aşmak için zihninizin size sunduğu çeşitlilik karşısında ise şaşkınlığınız seviye atlar. Örneğin, uzaklardan yükselen dumanın hangi bacadan çıkıyor olduğunu bilmek size yetmez. O bacanın, aşağıya doğru uzayan borusunu hayal edip, hayal etmekle kalmayıp içine girip, üstünüz başınız isten simsiyah olmuşken dirseklerinizin yardımıyla o dar borunun içinde sürüne sürüne ilerlersiniz. Sıcak ve kömür, karanlık ve havasızlık, ter ve yorgunluk bütün çehrenizi değiştirir. Ruhunuz merak, hayal ve gerçek üçgeninde kendisine bir yol çizmeye başlamıştır. Gördüğünüz ışık nihayete ermesi gereken yolculuğunuz için bir ümittir. Işığı bilerek arkada bırakıp sonra tekrar ışık aramak, bulunca ümitlenmek aslında fazlasıyla ironik. Ancak şu anda dirseklerinizle kendini çektiğiniz daracık bir soba borusundasınız ve her tarafınız ter ve is içerisinde. Yani diyeceğim o ki, herhangi bir ironi ile uğraşmak gibi bir lüksünüz yok. Yapmanız gereken sadece devam etmek. Gördüğünüz, gördüğünüzü sandığınız ışığa doğru, ruhunuzun peşinde sürükleniyorsunuz. Artık o bacadan çıkan dumanı unuttunuz. O bacadan çıkan duman sayesinde orada bulunuyor olmanız umurunuzda bile değil. Bu yolun sonunda bir yerlerde bir sobanın üzerinde çay demleniyor olabilir. Merak ve hayal ve hayat ve düş ve gerçek ve işte nihayet bir ince belli, bol demli, tek şekerli bir çay için bütün bunlar. Rutubet kokusunun her yere sindiği bir dairenin içerisinde, koridorda, iplere asılmış yeni yıkanmış çamaşırlar başınıza değerken yürüyorsunuz. Elinizde hala sıcak çay bardağınız. Tuvaletin önünde terlikler, ışık açık, birisi yeni banyo yapmış gibi buharlar çıkıyor. Bu buharlar neye benziyor? Bir bacadan çıkan dumanlara mı benziyor? Bir zamanlar, manzaraya bakıp dalan birisi vardı, nerede o? Elindeki çay bardağıyla bir pencerenin yanında, minderine yaslanmış, uzaklara bakıyor. Herşey yerli yerinde.
Alışıldık manzaralar gibi değil. Ama olabilmeside mümkün değil zaten. Bir pencereden bakıp görebildiğiniz şeyler bu kadar sınırlıyken, yıllarca aynı şeyleri görmemi beklemeniz sizcede fazla insafsızlık olmaz mı? Ben artık kendi manzaramı kendim yaratıyorum. Bütün bu hayat, bu görüntüler, benim için birer anahtar sadece. Tek yaptığım milyonlarca varyasyona sahip düşsel bir yaşamın kıyısında oturmak. Benim için bir inşaatın çivisi ile penceresini kapatan bir kadın arasında hiç fark yok desem kızar mısınız? Ama penceresini kapatan kadın mesela, eğer Hayat apartmanında yaşıyor olsaydı belki o zaman bir farklılıktan bahsedebilirdik. O zaman pek çok şeyden bahsedebilirdik elbette. Ve o zaman, o bahisleri dinlemek için pek çok dinleyicimiz olurdu, bundan adım gibi eminim. Kim böylesi bir hikayeyi kaçırmak isterki? Düşünsenize, “Hayat Apartmanı’nda Bir Kadın ve Pencere”. Mükemmel bir birliktelik değil mi?
4.
Yağmurun ilk damlasını pencerede gördüğüm zaman dikkatlice o an sokaktan geçenleri incelemeye başlıyorum. Onları seyretmek bazen bütün manzaralardan daha çok etkiliyor beni. Çünkü onların anlatacak kederleri var. Gözlerine gece gibi çöken yorgunluklarıyla yağmuru seviyorlar. Rüzgarla kaybolmayı bekleyen sonbaharın dökülmüş yaprakları gibiler sokaklarda. Hiçbirşeye aldırış etmez gibiler. Herbirinin bir diğerinden farklı özellikleri var. Çok kısa bir an için kimisi başını gökyüzüne doğru kaldırıp ilk damlaların yüzüne gelmesini istiyor, gözlerini kapatıyor. Kimisi durduğu yerde avuçlarını açıp onlara bakıyor. Sonra hızlanıp kaçmaya çalışanlar oluyor. Yağmur şiddetini arttırınca manavın tentesinin altına saklananlar, üzerlerine su sıçramasın diye yoldan olabildiğince içeri kaçanlar, gençliklerinin verdiği arzuyla yağmurdan kaçmayıp inadına sırılsıklam olana kadar altında duranlar, bir yere yetişmek zorunda olup ıslanmak zorunda kalanlar. Hepsi izlemeye değer anlarını bilmeden benimle paylaşıyorlar.
Aslında bir paylaşımdan söz etmek pekte doğru olmayabilir. Yalnızlık üzerine iç karartıcı şeylerden bahsetmeye niyetim yok ama, yani ortada olan bir takım gerçekleride gözardı edecek değilim. Bu pencereden izlediğim, tanımadığım insanlar benim için çok önemli. Çünkü onlarla birlikteyken, bu birlikteliğin tek taraflı olmasının birliktelik kavramına aykırı olduğunu düşünmüyorum. Aramızda samimiyetsizlik veya sahtekarlık yok. Ben ne isem oyum, onlarda tek başlarına sokakta yürüyen halleriyle işte kendileri. Kimse kimseye kendini beğendirmeye çalışmıyor. Burnu akan, sinirlenen, ağlayan, kaçan, ıslanan, ıslanmaktan korkan, üşüyen, terleyen bir sürü insan. Ve dürüstler. Benim için bu çok önemli. Bunun haricinde hayat zaten her daim, her köşebaşında yalnızlığınızı yüzünüze çarpmak için fırsat kollamakta. En neşeli olduğunuz anlarda bile sadece bir anı, mutlu bir çift, güzel bir şiir veya romantik bir şarkı ile size haketmediğiniz kadar kötü davranabilir. Göğüs kafesinizde çıkartamadığınız bir ağırlık ile kalakalırsınız. Bu sıkıntının tarifini yapmak zor, en iyisi başka şeylerden bahsetmek. Çünkü yalnızlığı anlatmak istemiyorum. Çünkü yalnızlığı anlatmaya çalışmanın, aslında, kimseye bir faydası yok.
6.9.09
Falcı
O kadar zor olmaması lazım. Eşyanın tabiatı bile bir takım fırsatlardan yararlanmayı bilebilirken, bütün bu kan ve can ve ruhla bezenmiş armağanın elinin tersinin bu kadar müdahil olması, herhangi bir matematiksel olasılık fonksiyonuna ters. Kaderlerin ve talihlerin yolunu değiştirebilmekle bahşedildiğimin farkında değildim. O falcı söylemese, belkide bunu bilmeden, ve muhtemelen, daha mutlu bir hayatta yaşıyor olacaktım. Ama elbette hayır. Omuzunda kara bir kargayla, tırnakları uzun kemikli ellerini o lanet kürenin üzerinde dolaştırıp duymamak için çok şeyler feda edebileceğiniz bed sesiyle konuşmak zorundaydı. Başkaları için çizilmiş hayırlı?! yolların ortasında bulunuyorsam, mutlaka o yoldan çekilirim. Çünkü benim için yazılmış olan bu. Bunun ne anlama geldiğini öğrendiğimde İstanbul’un güzel güneşli bir gününün tatlı serin bir akşamüstünden akşamına doğru yürüyordum. Anlamadığım için aklımdan çıkardığım o kehanetin manasını bir anda apaçık bir şekilde çözmüştüm. Çünkü yanımda yürüyen kişi, bilerek veya bilmeyerek, kendisi için söylenmiş kehanetten bahsetmişti. İkimiz şimdi burada anlatmanın gerekli olmadığı kısa bir öykünün kahramanlarıydık, ve diyebilirim ki, falcılarımız aynıydı. Elbette bütün o kararsızlığın bağlandığı nokta buydu. Hem kendimin hem başkalarının yollarından çekiliyordum. Bunu o veya bu şekilde mutlaka yapıyordum. Buda benim lanetimdi. Günler ve günler böyle geçecekti.
14.8.09
Alelade Bir Sefalet
Kaç çünkü korkacaksın. Dizlerin titrerken gözlerime bakamayacaksın. Söyleyebileceğin hiçbirşey seni haklı çıkarmayacak. Bin yıllık uykumdan uyandım ben, yumruklarımı sıkarak koşmaya başladım. Kaç çünkü korkacaksın. O yüksek binanın tepesinden aşağıya düşerken bağırarak şarkı söyleyeceğim. Tam senin olduğun kata geldiğimde pencereden içeri camları paramparça ederek hışımla dalacağım. Karşına geçtiğimde gözlerime bakamayacaksın. Davulların sesini duyuyor musun? Senin için çalıyorlar. Bütün gün durmadan koştum, kalbim çarpıyor artık. Bir, iki.. Nerde benim içkim? Kulaklarımdaki uğultuya hayranım. Tam midemin üzerinde soluk borumu tutan o orospu çocuğunu bulursam kollarını kesicem. Zıplamaya başladım bile. Bu sefer çok kararlıyım bak. Bu sefer durmaya niyetim yok. İçimde öyle bir şey uyandıki tekmili birden kırk millet gelse beceremezdi. Tebrikler. Tek başına becerdin. Madalyanı bir vapurun güvertesinden denize attım. Yanımda bir dangalak vardı, atlamak için hamle yaptı. Önce tutmayı düşündüm, bir herifin sefil suratına baktım, bir denize. Denize daha çok yakışacaktı. Madalyanın düştüğü yeri işaret ettim elimle, hadi koçum diye sırtına vurdum. Ama hakkını verelim gene, iyi yüzüyormuş .
Bu bugün ikinci. Ve biliyordum. Masalların masaların altında kalması gerektiğinde onları orada bırakmak en iyisi. Elimde kılıcım beyaz atımla bok kokulu bir ahırın ortasında küfür ediyorum. Etrafta ne saray var ne de… Nerde benim içkim? Yoo bu kadar kolay sakinleşmek yok. Daha kıracağım kapılar ve kilitler var. Önce kilitleri kırmakla işe başlamak lazım. Kilitleri kırdıktan sonra kapıları açmak için kırmaktan başka çarem kalmaz. Olurda yavaşlamayı düşünürsem diye bir önlem. Ve vereceğim hasarı düşünmeden. O hep yaptığım aynı yanlışı ilk kez olsun yapmadan. Sonunda kendi sefaletim içerisinde boğulmak pahasına. Nefesim tükenene kadar. Parmak uçlarıma kadar sızıdan ve acıdan bitap düşene kadar. Birisi gelip beni yerden kaldırana kadar. Ağzım burnum kan revan lan! Ama suç bende. Bundan sonra inanırsam şerefsizim. İnandığımı anlatırsam puştum. Bütün melankolik evrenin te amına koyayım. Hikayelerle anlatılan bütün o zırlaklık için binlerce lanet. Ne kadar küfretsem az. Şu koca kafamı duvarlara vursam belki aklım başıma gelir.
Bu bugün ikinci. Ve biliyordum. Masalların masaların altında kalması gerektiğinde onları orada bırakmak en iyisi. Elimde kılıcım beyaz atımla bok kokulu bir ahırın ortasında küfür ediyorum. Etrafta ne saray var ne de… Nerde benim içkim? Yoo bu kadar kolay sakinleşmek yok. Daha kıracağım kapılar ve kilitler var. Önce kilitleri kırmakla işe başlamak lazım. Kilitleri kırdıktan sonra kapıları açmak için kırmaktan başka çarem kalmaz. Olurda yavaşlamayı düşünürsem diye bir önlem. Ve vereceğim hasarı düşünmeden. O hep yaptığım aynı yanlışı ilk kez olsun yapmadan. Sonunda kendi sefaletim içerisinde boğulmak pahasına. Nefesim tükenene kadar. Parmak uçlarıma kadar sızıdan ve acıdan bitap düşene kadar. Birisi gelip beni yerden kaldırana kadar. Ağzım burnum kan revan lan! Ama suç bende. Bundan sonra inanırsam şerefsizim. İnandığımı anlatırsam puştum. Bütün melankolik evrenin te amına koyayım. Hikayelerle anlatılan bütün o zırlaklık için binlerce lanet. Ne kadar küfretsem az. Şu koca kafamı duvarlara vursam belki aklım başıma gelir.
9.7.09
Kış Şehirleri 2
Kış şehirlerinde tüketilen senelerin hatıraları umulmadık bir zaman penceresinden gülümsüyor. Eski anılarımı, kanepenin arkasına düşüp çoktan yitmiş tozlu bir haldeyken bulup çıkartıyor. O soğuğu tekrar hissetmem için bir pencere daha açıyor. Kış şehirleri, kuru ayazı ve lanet rüzgarıyla başımı döndürüyor. Fırsatların kaçırılması için verilmiş izinler, korkaklık mı cesaret mi, dürüstlük mü, delikanlılık mı, aşk mı hayal mi. O gece otobüste yapılmayan bir konuşmayla tarihim değişiyor. O otobüsten inerdim biliyor musun, gerçekten inerdim. Sesini duymam yeterdi. Pırıl pırıl saçlarına sarılırdım, beraberce ağlardık. Yıllar geçti ve ben hep bunu merak ettim. O allahın belası gibi sevdiğim şehrin, terk etmeden küfür ettiğim, kıskanmadan özlediğim, yollarında üşüyerek büyüdüğüm şehrin çıkışında gelmeyen bir telefondun hep. Kanepenin arkasındaki tozlanmış anıların en dibinde hep o belki var. Gündüz hayalim, gece ümidim birbine girerken, yokluğun sefaletim, varlığın ilk serin su yudumumdu. Ben ne çektiysem bu kış şehirlerinde çektim. Halbuki sen ne kadar güzel gülüyordun. Açık gözlerimle bembeyaz karların körlüğünde yuvarlanırken, hiç sebebi yokken sana bakabiliyordum. Hırkanı ödünç alabiliyordum. Seçip üç tane kitap getirdiğimde bakakalıyorduk. Ben okurken sen inanıyordun. Bulutların kaşifi ben değildim ama, seninle birlikteyken bir yerlerde bir çocuk gökyüzüne bakıp beni gösteriyordu biliyordum. Ve sen hala ne kadar güzel gülüyordun.
Geçenin zaman olduğunun anlaşılması, geri dönemediğimiz bütün o yolların sonunda kış şehirlerinin kederli bekleyişi ve vakitlice izin istediğimiz dostluğumuzun lacivert kuşanmış hallerimizle sona ermesi, ortada anlatılmaya değer bir hikaye olduğuna işaret ediyor. Ben bu hikayenin neresindeyim, sen hala o kitapları okuyor musun bilmiyorum. Sadece , en sonunda, sanırım, artık başka bir kış şehrine gitmemeye karar verdim. Göremediğim dallara tutunarak buraya kadar geldim. Mor telleri olan kafeslerin arasından sıyrılıp ateş yutan aslanların ininden geçtim. Şelalelerin sesinden sağır olup turnalarla uzaklara göç ettim. Sakallarımı göğsüme kadar uzatıp çıplak ayaklı dilencilerle seviştim. Buralara kadar geldim. Artık, arada sırada, geriye dönüp bakıyorum. Uzaklardan bir ses duyar gibi oluyorum ama çıkartamıyorum. Karanlığın içinde bana benzeyen birisi gibi sanki. Ve karşısında bir kız oturmuş dinliyor. Çok karanlık, çok soğuk. Tam seçemiyorum. Seslensem duyarlar mı? Seneler öncesinden hatırlamam gereken birşeyler varmış gibi. O çocuk ben miyim, o kız sen misin? Hala o kanepede oturmuş benim okuduklarımı mı dinliyorsun? Lütfen öyle olsun. Öyle kalmış olalım. Orda kalmış olalım.
Ahmet abi, sen de bağışla…
Geçenin zaman olduğunun anlaşılması, geri dönemediğimiz bütün o yolların sonunda kış şehirlerinin kederli bekleyişi ve vakitlice izin istediğimiz dostluğumuzun lacivert kuşanmış hallerimizle sona ermesi, ortada anlatılmaya değer bir hikaye olduğuna işaret ediyor. Ben bu hikayenin neresindeyim, sen hala o kitapları okuyor musun bilmiyorum. Sadece , en sonunda, sanırım, artık başka bir kış şehrine gitmemeye karar verdim. Göremediğim dallara tutunarak buraya kadar geldim. Mor telleri olan kafeslerin arasından sıyrılıp ateş yutan aslanların ininden geçtim. Şelalelerin sesinden sağır olup turnalarla uzaklara göç ettim. Sakallarımı göğsüme kadar uzatıp çıplak ayaklı dilencilerle seviştim. Buralara kadar geldim. Artık, arada sırada, geriye dönüp bakıyorum. Uzaklardan bir ses duyar gibi oluyorum ama çıkartamıyorum. Karanlığın içinde bana benzeyen birisi gibi sanki. Ve karşısında bir kız oturmuş dinliyor. Çok karanlık, çok soğuk. Tam seçemiyorum. Seslensem duyarlar mı? Seneler öncesinden hatırlamam gereken birşeyler varmış gibi. O çocuk ben miyim, o kız sen misin? Hala o kanepede oturmuş benim okuduklarımı mı dinliyorsun? Lütfen öyle olsun. Öyle kalmış olalım. Orda kalmış olalım.
Ahmet abi, sen de bağışla…
24.6.09
Kış Şehirleri
Soğuk olduğunu hissettirmek için elinden geleni yapan şehirde bir sefer hariç hep kış ayıydı bütün hatıralarım. Gri, sis ve kazak kelimelerinin bolca kullanıldığı onlarca hikayeden biri. Yollar ve kaldırımların eksik olmadığı o günlerin sapsarı bir hayalden öteye gitmeyeceğini bilmek yeterli değildi. Şövalye değildim ama sonunu sinsice merak ettiğim için kestirip atmaktan korkuyordum. Her seferinde gidip, her seferinde bir başka mide ağrısıyla ayrılıyordum. Ellerimle tutunabilmeyi umuyordum, ellerimi hiç uzatmıyordum. Turnalarla ilgili garip takıntılarımı kimseyle paylaşmadan kağıtların üzerine yazdığım zamanların hemen sonrasında seyahatlerimin mecburi duraklarından birisi olan o soğuk şehirde bırakmam gereken birşeyler vardı, bıraktım. Kimseyle paylaşmadan tek başıma verdiğim kararlardan bir tanesi dahaydı. Sıkıntıların yeteri kadar uzun sürecek olması sorun değildi ama bazı şeyleri göğüslerken yalnız olmak yardımcı olmuyor. Çorak dağların tepelerine bakarken içilen sigaraların, melankolik bir şarkının, telefon kulübesi sırasının ve bir cumartesi günü postane kapısının birer kareyle zihnime işlenmiş olduğu gerçeğini kabullenmek zorundayım. Ve nihayet bilinene doğru ilerlerken ne düşündüğümü ise hiç hatırlamıyorum. Sadece o şehirde güneşli bir güne ait tek hatıramın, caddelerde beklerken çoktan kaybolmuş, kaybedilmiş, kaybettiğim, kayıp bir mutluluk rüyası olduğunu biliyorum. Masadan kalkan ben hiç gereği yokken biraz daha büyümüştüm artık. Elbette geriye dönmenin mümkün olmadığı zamanlar için üzülmenin anlamı yok. Belkiler için fazla vakit kaybettik. Ama, ama mutlu bir kalp çarpıntısı için genede güzeldi demek fazla mı acıklı olur? Ne olursa olsun. Öğretmenin acımasızsa, öğrenmenin çok fazla tatsız yolu var. Bazı yollar insanı soğuk bir şehrin kaldırımlarında uyandırırken, bazıları başka bir şehrin bir ara sokağında karanlık bir akşam elinde bira kutusuyla virane bir apartman dibinde…
Neyse… pek çok şey söylendi. Belki pek çoğu gereksizdi. Bekleyenlere dair ümitlerin olduğu bir dünya özlemi, diğerlerine haksızlık olmaz mı? Hak demişken, hakeden, edilen, etmeyen hep beraber rengarenk bir deliliğin çevresinde dönmekten bıkmıyoruz. Ama biz burda şenliklerimizi kocaman bir direğe bağladığımız kurdelalarımızla kutlamıyoruz. Dönerken arkamızda bıraktığımız izleri takip edenlerin kızgınlıklarını umursamıyoruz. Hepimiz o kış şehirlerinde üşüyoruz. Eğlencemizde üşüyor sefaletimizde. Ayakta ne kadar dik durursak o kadar adam oluyoruz. Ve o kış şehirlerinde mutluyuz. Ben o kış şehrine sadece bir kere yazın gittim. Ardımda bıraktığım gözyaşları sonbaharı getirdi.
Neyse… pek çok şey söylendi. Belki pek çoğu gereksizdi. Bekleyenlere dair ümitlerin olduğu bir dünya özlemi, diğerlerine haksızlık olmaz mı? Hak demişken, hakeden, edilen, etmeyen hep beraber rengarenk bir deliliğin çevresinde dönmekten bıkmıyoruz. Ama biz burda şenliklerimizi kocaman bir direğe bağladığımız kurdelalarımızla kutlamıyoruz. Dönerken arkamızda bıraktığımız izleri takip edenlerin kızgınlıklarını umursamıyoruz. Hepimiz o kış şehirlerinde üşüyoruz. Eğlencemizde üşüyor sefaletimizde. Ayakta ne kadar dik durursak o kadar adam oluyoruz. Ve o kış şehirlerinde mutluyuz. Ben o kış şehrine sadece bir kere yazın gittim. Ardımda bıraktığım gözyaşları sonbaharı getirdi.
8.6.09
Gideceksiniz
Herşeyin güzel bir gülümsemeyle hallolabileceği zamanların peşinde koşan küçük küçük insanlar. Pıt pıt sekerek bir odadan bir odaya geçerken arkasında bıraktıklarını umursamayan, iyi ki, minik mırıltılarla dertlerini sessizce anlatmaya çalışanlar ve diğerleri. Peşlerinde ömürlerce koşulabilecek olanlar onlardır. Yetebildiği kadarını onlara ve kalanları martılara atarsak memnun bir hayatın kucağında uyanabiliriz. Araya kocaman bir boşluk girse bile mutlaka bir gün bir bardak çay içerken aklımıza düşecek olanlar gene onlardır. Sessizlikleri ve nezaketleriyle, hiç tanışmadığımız halde aşık olduğumuz onlardır. Bütün gün çalışıp, akşamın karanlığını derin bir nefesle içimize çektiğimizde, o gün artık vicdanen tamamen rahat olduğumuzda, yarına kadar mutlu iken yani, yanına gitmek isteyeceğimiz onlardır. Biz eve giderken, odamızın sessizliğine mahkum ve gönüllüyken, arada işte, çok değil ama bazen iç geçirdiğimiz bir an olduğunda, geçen içlerin ilacı onların elindedir. Kağıtlar, telefonlar, bilgisayar, kalem, para, gözlük ve bütün bu karışıklığın her yerinde hissedilen eksiklik, o, yaşadığımız hayatın gerçek bir parçası olmadığı için, sanrı olmaktan öteye gidemiyor. Eksikliği bile hayal olan bir hayal. Olmayan eksikliğe duyulan özlemin rüyasını gören şaşkınların şahı, elbette önyargılarıyla mutlu koskocaman bir kahkaha! Çığlıkları için kulaklarınızı tıkayınız. Çünkü en derin sessizliğinizi paylaşmaya geliyor. Cebinde onlardan bir tutam var ve dağınık masalarınızın bir köşesine bırakmaya kararlı. Güne başlarken hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını anlayacaksınız. Az önce rüyanızda gördüğünüz ve mutluluğunuzu gerçek kılan o şimdi yanıbaşınızda olan. Kapanan gözkapaklarınızı hafifleten, uykulu zihninizi kafein etkisiyle harekete geçiren, parmaklarınızı tıkır tıkır çalıştıran ve –inanılır gibi değil belki ama- bütün bunları hiç müzik olmadan yapan başka hiçbirşey yok. Artık dışarıdaki oksijenin tazeliği bile size yetmiyor. Ölmekte olan bir sineğin çırpınışları gibi vızıldayarak pencere kenarında kısılıp kalmak istemiyorsunuz. Kahkahalar size memnuniyetle o pencereyi açacak, ve dışarı o mükemmel kaçışınızı planlayacak. Koşar adım, uçar kanat, dörtnal gidecek gidecek gidecek gideceksiniz….
2.4.09
Ara
Bir an, soytarıların gözlerindeki neşeyle, ve göremediğimiz dertleriyle, zamanın suretinden sıyrılabiliriz. Bir an, sessizce, öylece, durup karşımızdaki gerçekliğin ardında bir rüyaya uzanabiliriz. Her yanımıza birbiri ardına düşen saksılardan dağılan hercai mavilerin ayrılık tiradlarına kulaklarımızı tıkarız. Yarattığımızın karanlık bir ilüzyondan ibaret olduğunu varsayarız. Oturduğumuz karanlık odanın içerisinde kendimizi bekleriz. Öylece bekleriz. Gelecek miyiz? Gelirsek iyi olur diye düşünürüz. Müzik hakkında düşünürsek biraz ilerleyebileceğimizi farkederiz sonra. Ne de olsa onun geçtiği yollardan daha önce geçmişizdir.
Bu an, handiyse fenalıkların bedenimizi ele geçireceği bir kaçışın başlangıcı olabilir. İnlediğimizi duyurmadan, tek başımıza, sessizce bize ait o zamana ihtiyacımız var. Herkesin o ana ihtiyacı var. O an ruhumuzu dengeler. O an ruhumuz için bir penceredir. Hücreden önceki son çıkış.
Keyif ve kederin birbirine girdiği bütün o bekleyiş boyunca yürümeye başlarız. Hiç yorulmadığımızı hissettiğimiz yalnız yürüyüşlerimiz boyunca, notaların arasına toprakların karıştığı, maceraperest bir gülümsemenin umut ışığı olduğu, yaşanmayacak diyalogların tekrarlandığı, tekrara alınmış şarkıların eşlik ettiği, esrarengiz fikirlerin filizlendiği, serin havanın bizi üşütmediği, kimsesiz sokakların sahibi olduğumuz yürüyüşler boyunca yani, o anların şahidi, yaralarımıza sürdüğümüz bir merhem gibi, derin bir nefes alır gibi, farkında olmadan çaldığımız hüzünlü bir ıslık gibi, yarın kaldığımız yerden devam edeceğimiz hayata verdiğimiz mola gibi, o an ruhumuzun dengelendiği bir ayin gibidir herşey.
Ve yarım kalan bir yazı, belkide bahar geldiği için...
Bu an, handiyse fenalıkların bedenimizi ele geçireceği bir kaçışın başlangıcı olabilir. İnlediğimizi duyurmadan, tek başımıza, sessizce bize ait o zamana ihtiyacımız var. Herkesin o ana ihtiyacı var. O an ruhumuzu dengeler. O an ruhumuz için bir penceredir. Hücreden önceki son çıkış.
Keyif ve kederin birbirine girdiği bütün o bekleyiş boyunca yürümeye başlarız. Hiç yorulmadığımızı hissettiğimiz yalnız yürüyüşlerimiz boyunca, notaların arasına toprakların karıştığı, maceraperest bir gülümsemenin umut ışığı olduğu, yaşanmayacak diyalogların tekrarlandığı, tekrara alınmış şarkıların eşlik ettiği, esrarengiz fikirlerin filizlendiği, serin havanın bizi üşütmediği, kimsesiz sokakların sahibi olduğumuz yürüyüşler boyunca yani, o anların şahidi, yaralarımıza sürdüğümüz bir merhem gibi, derin bir nefes alır gibi, farkında olmadan çaldığımız hüzünlü bir ıslık gibi, yarın kaldığımız yerden devam edeceğimiz hayata verdiğimiz mola gibi, o an ruhumuzun dengelendiği bir ayin gibidir herşey.
Ve yarım kalan bir yazı, belkide bahar geldiği için...
5.2.09
Hayat ve Yarış
Hayatın yarışla olan ilişkisini, artık kendisine bir fayda sağlamayacak olsa bile, bir apartmanın çatısından aşağıya doğru düşmekte olan güvercin boku anlıyordu. Aynı güvercin boku rüzgarın, hızın, pencere camlarından yansıyan aksinin keyfini çıkartıyor ve nihayet düşmekten yana bir sıkıntısı olmadığına ve aslında tam aksine düşmekten gayet memnun olduğuna karar veriyordu. Hayat ve yarış, gezegende varolan bilinç sınırlarının uzağında bir yerlerde, gizli iki sevgiliydiler. Canlılar, ellerinde olmadan yaşadıklarının ve farkında olmadan yarıştıklarının yarı bilinçsizliğinde varlıklarını sürdürüyor, bazende çatılardan aşağı düşüyorlardı.
Hayat ve yarış arasındaki bu büyük aşkı, tam olarak 1648 yılının şubat ayında Erzurum’da, kafasının üzerindeki bir tutam beyaz tüy dışında bütünüyle siyah olan ve büyük bir talihsizlik eseri karşı çatıya atlamaya çalışırken donan kedi çözmüştü. Kedi, birazda şansıyla öğrendiği bu büyük sırrı kediler konseyinde anlatmak üzere yola koyulması gerektiğini hemen kavrayarak yola çıkmıştı. Havanın soğukluğuna karşı acele etmesi gerektiğini biliyor, hayatına karşı vereceği yarışı kazanacağını ümit ediyordu. Bu ümidi varış noktasına 3 ev kala hala koruyordu aslında. Patilerini hareket ettiremediğini idrak ettiği ilk anlarda bile ümidi devam ediyordu. Ta ki isminin Murat olduğunu kimsenin bilmediği çocuk, parmağıyla işaret edip “bak Çelebi, kedi çatıda donmuş” diyene kadar. O çocuğun eline bir taş alıp donan kediye atması ve başını gövdesinden narin bir çıt sesiyle ayırması ise anlatıp anlatmamakta tereddüt yaşayacağımız bir ayrıntıdır.
Tarih, bir daha bahsi geçen aşk hakkında herhangi bir canlıya ait bir bilgi kırıntısı olduğundan bahsetmez. Ve nihayet kadim zamanlara dayanan bu birliktelik hala devam eder. Anlatılanlara göre, tanıştıktan sonra yarışmanın cazibesi hayatı öylesine etkilemişki, biz farkında bile olmadan hayatımız kendisini her türlü yarışmanın ortasına tereddütsüz atmaya başlamış. Otobüsün camından dışarı bakan bir çocuk kendilerini geçen her arabada biraz daha üzülüyor, yavaş giden kamyonları geçerkende kamyonun şoförünün yüzüne muzaffer bir edayla gülümsüyorsa, işte bu elbette bizim için çok yerinde bir örnektir. Yaşantılarımız artık hayatın ve yarışın yatak odaları gibi. Birbirlerini özlediklerinde bir yerlerimizde sevişiyorlar. Bu sıkıntı, bu ter işte ondan. Kaplumbağayı bitişe tavşandan önce getirebilirler. Sınır tanımıyorlar. Omuzlarımızdaki yük, şehvetlerinin dozu arttıkça artıyor. Aslında aşkları büyüdükçe mahvoluyoruz. Yarışma, istiyor, daha istiyor, durmaya niyeti yok.
Hayat ve yarış arasındaki bu büyük aşkı, tam olarak 1648 yılının şubat ayında Erzurum’da, kafasının üzerindeki bir tutam beyaz tüy dışında bütünüyle siyah olan ve büyük bir talihsizlik eseri karşı çatıya atlamaya çalışırken donan kedi çözmüştü. Kedi, birazda şansıyla öğrendiği bu büyük sırrı kediler konseyinde anlatmak üzere yola koyulması gerektiğini hemen kavrayarak yola çıkmıştı. Havanın soğukluğuna karşı acele etmesi gerektiğini biliyor, hayatına karşı vereceği yarışı kazanacağını ümit ediyordu. Bu ümidi varış noktasına 3 ev kala hala koruyordu aslında. Patilerini hareket ettiremediğini idrak ettiği ilk anlarda bile ümidi devam ediyordu. Ta ki isminin Murat olduğunu kimsenin bilmediği çocuk, parmağıyla işaret edip “bak Çelebi, kedi çatıda donmuş” diyene kadar. O çocuğun eline bir taş alıp donan kediye atması ve başını gövdesinden narin bir çıt sesiyle ayırması ise anlatıp anlatmamakta tereddüt yaşayacağımız bir ayrıntıdır.
Tarih, bir daha bahsi geçen aşk hakkında herhangi bir canlıya ait bir bilgi kırıntısı olduğundan bahsetmez. Ve nihayet kadim zamanlara dayanan bu birliktelik hala devam eder. Anlatılanlara göre, tanıştıktan sonra yarışmanın cazibesi hayatı öylesine etkilemişki, biz farkında bile olmadan hayatımız kendisini her türlü yarışmanın ortasına tereddütsüz atmaya başlamış. Otobüsün camından dışarı bakan bir çocuk kendilerini geçen her arabada biraz daha üzülüyor, yavaş giden kamyonları geçerkende kamyonun şoförünün yüzüne muzaffer bir edayla gülümsüyorsa, işte bu elbette bizim için çok yerinde bir örnektir. Yaşantılarımız artık hayatın ve yarışın yatak odaları gibi. Birbirlerini özlediklerinde bir yerlerimizde sevişiyorlar. Bu sıkıntı, bu ter işte ondan. Kaplumbağayı bitişe tavşandan önce getirebilirler. Sınır tanımıyorlar. Omuzlarımızdaki yük, şehvetlerinin dozu arttıkça artıyor. Aslında aşkları büyüdükçe mahvoluyoruz. Yarışma, istiyor, daha istiyor, durmaya niyeti yok.
27.1.09
ömürlerdik
ipek kravatlı zerafetler eşliğinde
hep bizdik o kırılan.
benzersiz mutluluklarımız kayıp,
yastıkta başlayan ve son bulan
dalıp dalıp kaybolan ömürlerdik
mavi gökyüzünün altında keder
üstünde beyazı çalınmış hilal
tüm yorgunluğun oksijen olduğu zaman
çalarak aslına varan
varolan
korkak keman ömürlerdik.
hep bizdik o kırılan.
benzersiz mutluluklarımız kayıp,
yastıkta başlayan ve son bulan
dalıp dalıp kaybolan ömürlerdik
mavi gökyüzünün altında keder
üstünde beyazı çalınmış hilal
tüm yorgunluğun oksijen olduğu zaman
çalarak aslına varan
varolan
korkak keman ömürlerdik.
21.1.09
Kapılar ardına
Kapalı kapılar ardında kısa bir hikaye anlatıldı;
Gürültülü kahkahalar ve tüketilen envaiçeşit alkolün birbirine karışmasıyla ortaya çıkan hengame başedilir gibi değildi. Kısa boylu, güzel sesli, kıvırcık saçları olan bir kız çocuğu masalara içki taşır ve terbiye sınırlarını zorlayanlardan nazikçe uzaklaşırken, nereden geldiği belli olmayan bir fısıltı duydu;
Bin cevapsız sorular sordum,
Sen, dilindeki şarapla mayhoş.
Ellerim kıvılcım gözlü ateş,
Yekpare gülistan, kırmızıyla sarhoş.
Hızlıca etrafa bakınsa da alışık olmadığı güzellikteki bu sözlerin kimden geldiğini tam anlayamadı. Elindeki boş tepsiye baktı, üzerinde içkilerden dökülmüş birkaç damla vardı. Damlalar biryere gitmek istiyor gibiydiler. Kapıdan şimdi, şu anda işte çıksa, kendisini affettirene kadar koşsa, şarkılar söyleyerek efsanevi mutluluk arayışını başlatsa.
Hayır. O kapıdan çıkmasına gerek yok. Ütopik hayallerinizle herşeyi ve herkesi birbirine katmaya bayılıyorsunuz zaten. Efsanevi mutluluk arayışıymış. O kız kapıdan çıkar çıkmaz soğuktan donup içeri döner. Hangi şarkı, hangi mutluluk? Bu süslü fikirlerinizi kendinize saklayın. Sizin, kendinizin bile inanmadığı o dahiyane önerileriniz yüzünden heba olan hayatları toparlamakla geçti hayatım.
Anlamıyorsun. Kapıdan çıkmak bir metafor sadece. İstediğimiz şeyin gerçekten soğukta koşarak şarkı söylemesi olduğunu mu sanıyorsun? Ah küçüğüm, ne kadar safsın. Sıkıştığı hayattan dışarı bakabilmesi için kalbine bir ümit yerleştirmeye çalışıyoruz hepsi bu. Yoksa elinde tuttuğu tepsinin üzerindeki damlalar gibi eninde sonunda yere düşecek. Onun sadece biraz cesarete ihtiyacı var. Sonra, sonra kendisiyle gurur duyacak.
Sanıyorum artık saçmalamanın doruklarında geziniyorsunuz. Bana metaforun ne olduğunu öğretmeye çalıştığına gerçekten inanamıyorum. Kapıdan dışarı çıkarsa üşüyecek derken asıl ben..... Ohooo......Boşversenize. Daha öncede oldu, daha öncede denediniz.Pek çoklarını kandırdınızda. Ben her sabah o "kendisiyle gurur duyanlar"ın gözyaşlarıyla duş alıyorum. Arkanızda bıraktığınız enkazın közleriyle sigaramı tutuşturup, hala konuşabilen çok azının yaktığı ağıtlarla saklambaç oynuyorum. Şimdide bu küçük kız ha?
Bu hararetli tartışmalar sürerken kısa boylu, güzel sesli, kıvırcık saçlı kız çocuğu tepsisine birkaç köpüklü bira daha koymuştu. Kimsenin farketmediği şey ise, merdivenlerin trabzanına dayanmış birisinin neredeyse fısıltıyla söylediği şu sözlerdi;
Karşında sükût namümkün,
Güneş ancak gülersen doğacak.
Kavuşmak hayal, biçare beden,
Kavrulup gitse belki ihya olacak.
Arkalardan birisi "Hey, içkiler nerde kaldı?" diye bağırdı.
Gürültülü kahkahalar ve tüketilen envaiçeşit alkolün birbirine karışmasıyla ortaya çıkan hengame başedilir gibi değildi. Kısa boylu, güzel sesli, kıvırcık saçları olan bir kız çocuğu masalara içki taşır ve terbiye sınırlarını zorlayanlardan nazikçe uzaklaşırken, nereden geldiği belli olmayan bir fısıltı duydu;
Bin cevapsız sorular sordum,
Sen, dilindeki şarapla mayhoş.
Ellerim kıvılcım gözlü ateş,
Yekpare gülistan, kırmızıyla sarhoş.
Hızlıca etrafa bakınsa da alışık olmadığı güzellikteki bu sözlerin kimden geldiğini tam anlayamadı. Elindeki boş tepsiye baktı, üzerinde içkilerden dökülmüş birkaç damla vardı. Damlalar biryere gitmek istiyor gibiydiler. Kapıdan şimdi, şu anda işte çıksa, kendisini affettirene kadar koşsa, şarkılar söyleyerek efsanevi mutluluk arayışını başlatsa.
Hayır. O kapıdan çıkmasına gerek yok. Ütopik hayallerinizle herşeyi ve herkesi birbirine katmaya bayılıyorsunuz zaten. Efsanevi mutluluk arayışıymış. O kız kapıdan çıkar çıkmaz soğuktan donup içeri döner. Hangi şarkı, hangi mutluluk? Bu süslü fikirlerinizi kendinize saklayın. Sizin, kendinizin bile inanmadığı o dahiyane önerileriniz yüzünden heba olan hayatları toparlamakla geçti hayatım.
Anlamıyorsun. Kapıdan çıkmak bir metafor sadece. İstediğimiz şeyin gerçekten soğukta koşarak şarkı söylemesi olduğunu mu sanıyorsun? Ah küçüğüm, ne kadar safsın. Sıkıştığı hayattan dışarı bakabilmesi için kalbine bir ümit yerleştirmeye çalışıyoruz hepsi bu. Yoksa elinde tuttuğu tepsinin üzerindeki damlalar gibi eninde sonunda yere düşecek. Onun sadece biraz cesarete ihtiyacı var. Sonra, sonra kendisiyle gurur duyacak.
Sanıyorum artık saçmalamanın doruklarında geziniyorsunuz. Bana metaforun ne olduğunu öğretmeye çalıştığına gerçekten inanamıyorum. Kapıdan dışarı çıkarsa üşüyecek derken asıl ben..... Ohooo......Boşversenize. Daha öncede oldu, daha öncede denediniz.Pek çoklarını kandırdınızda. Ben her sabah o "kendisiyle gurur duyanlar"ın gözyaşlarıyla duş alıyorum. Arkanızda bıraktığınız enkazın közleriyle sigaramı tutuşturup, hala konuşabilen çok azının yaktığı ağıtlarla saklambaç oynuyorum. Şimdide bu küçük kız ha?
Bu hararetli tartışmalar sürerken kısa boylu, güzel sesli, kıvırcık saçlı kız çocuğu tepsisine birkaç köpüklü bira daha koymuştu. Kimsenin farketmediği şey ise, merdivenlerin trabzanına dayanmış birisinin neredeyse fısıltıyla söylediği şu sözlerdi;
Karşında sükût namümkün,
Güneş ancak gülersen doğacak.
Kavuşmak hayal, biçare beden,
Kavrulup gitse belki ihya olacak.
Arkalardan birisi "Hey, içkiler nerde kaldı?" diye bağırdı.
13.1.09
Kuşlar
Bilge bir deli geldi ve “Kuşlar” diye haykırdı. “Kış ortasında ne kuşu babalık, sadece karga” diyecek oldum, asasıyla bacak kemiklerimi kırdı. Sürüne sürüne bir evin bahçesine ulaştım, tahta kapıyı itekleyerek içeri girdim. Ortada bir sandalye gördüm, kendimi üzerine çekerek çıkarttım. Etrafta ekili sebzeler ve evin çatısında kargalar vardı. Uzaktan bana bakıp bir korkuluk olup olmadığımı tartışıyorlardı. Sonra bir korkuluk olduğuma karar verdiler ve korkusuzca sebzelere doğru uçarak geldiler. Kıpırdayacak halim yoktu. Korkuluk olmuştum. Orada ne kadar kaldım bilmiyorum, ayak sesleriyle uyandım. Elinde asasıyla o bilge deli geliyordu. Kargalar kaçtılar. Bahçeye girdi, bana baktı, “Kuşlar” diye haykırarak eve girdi.
Şeker isteyen?
Kahverengi masamın ortasındaki boşluk giderek bir girdaba mı benzedi? Masamın kenarında saçları örgülü bir bebek duruyor. Bazen onunla konuşuyorum. Nefes nefese, heyecanlı, hızlı hızlı birşeyler anlatıyor. Lafını kesmekten korkuyorum, dikkatle dinlemeye çalışıyorum. Biraz yorulup gözlerime bakıyor. Gözlerimi kaçırırsam birdaha benimle konuşmayacak.
Beyaz duvarlarımın ortasındaki resim giderek geçmişe benzemeye başladı. Kıpkırmızı, küçücük, mutlu bir şehirde zıplayan çocuklar bana nispet yapmaya başladı. Geri geri gelirken çarpa çarpa üzülmemeyi öğrenmek giderek daha zor bir hale gelmeye başladı. Geçmişimde zıplayan çocuklara çarpmamak için şarkı dinlemeyi bırakalı, günler daha uzun gelmeye başladı.
Bazen, zihnimde yalnızlık demleniyor. Birer çay koyuyoruz fincanlara, salonda çok güzel sohbetler, çok güzel dostlar. Bolca kahkaha, kederden epey uzak bir masal gibi. Verilen sözlerle söylenen yalanlar birbirine ne kadar çok benziyor değil mi? Evet. Kalkabilir miyiz? Belki. İşimiz bitti mi? Sanmam. Hatıraların ağırlığını kaldırıp kalkalım. Fincanlarınızı alayım, yalnızlık demlenmiştir. Şeker isteyen?
Küçücük adımlarımızla koskoca bir hayat karşısında ne kadar şansımız var yahu. Delilik bu yaptığımız. Ama sekerek gidersek belki hayatı şaşırtıp yırtabiliriz. Ardımızda sadece tek bir ayak izi bırakırsak belki peşimizi bırakır. Bırakmazsa, bir müddet sonra mutlaka, bir müddetliğine de olsa koyboluruz. İşte o kayboluşun sonunda kendimizi kahverengi bir masada geldiğimiz yere bakarken buluruz. Duyulmayan konuşmalarla özlem duyulan çocuklar karşısında yalnızızdır.
Mutlu olmak varken demiş şair, geceler geldi dayandı kapımıza. Aşkolsun. Hamdolsun.
Beyaz duvarlarımın ortasındaki resim giderek geçmişe benzemeye başladı. Kıpkırmızı, küçücük, mutlu bir şehirde zıplayan çocuklar bana nispet yapmaya başladı. Geri geri gelirken çarpa çarpa üzülmemeyi öğrenmek giderek daha zor bir hale gelmeye başladı. Geçmişimde zıplayan çocuklara çarpmamak için şarkı dinlemeyi bırakalı, günler daha uzun gelmeye başladı.
Bazen, zihnimde yalnızlık demleniyor. Birer çay koyuyoruz fincanlara, salonda çok güzel sohbetler, çok güzel dostlar. Bolca kahkaha, kederden epey uzak bir masal gibi. Verilen sözlerle söylenen yalanlar birbirine ne kadar çok benziyor değil mi? Evet. Kalkabilir miyiz? Belki. İşimiz bitti mi? Sanmam. Hatıraların ağırlığını kaldırıp kalkalım. Fincanlarınızı alayım, yalnızlık demlenmiştir. Şeker isteyen?
Küçücük adımlarımızla koskoca bir hayat karşısında ne kadar şansımız var yahu. Delilik bu yaptığımız. Ama sekerek gidersek belki hayatı şaşırtıp yırtabiliriz. Ardımızda sadece tek bir ayak izi bırakırsak belki peşimizi bırakır. Bırakmazsa, bir müddet sonra mutlaka, bir müddetliğine de olsa koyboluruz. İşte o kayboluşun sonunda kendimizi kahverengi bir masada geldiğimiz yere bakarken buluruz. Duyulmayan konuşmalarla özlem duyulan çocuklar karşısında yalnızızdır.
Mutlu olmak varken demiş şair, geceler geldi dayandı kapımıza. Aşkolsun. Hamdolsun.
8.1.09
Mektuplar 3
Seninle daha önce karşılaşmadık. Çünkü ben bu sokaktan ilk defa geçiyorum. Çünkü daha önce geçmiş olsaydım mutlaka hatırlardım.Ve aslında bu sefer karşılaşmış olmamızda gerçekten büyük bir tesadüf sadece. Manavdan aldığım mandalina ve portakal dolu poşetlerin ağırlığı yüzünden başım öne eğik gidiyordum. Zaten bu sokaktan ilk defa geçişim de, bu manavın anlatıla anlatıla bitirilemeyen mandalina ve portakallarından almak istemem sonucu gerçekleşti zaten. Yani bu durumda seninle karşılaşmamın nedeni bu sokaktan geçmiş olmam değil, mandalina ve portakal almak istemem. Elbette canını sıkmak niyetinde değilim, ancak bu manavı bana öve öve bitiremeyen arkadaşımında hakkını yemek istemem doğrusu. Uzun lafın kısası şuki, arkadaşım, manav, mandalinalar, portakallar ve bu sokak, hepsi birlikte seninle karşılaşmamı sağladılar. İyi mi ettiler kötü mü ettiler bilemiyorum. Sonu felaket olması çok olası bir adım atmış olabilirim. Benimkisinin zaten felakete giden yolları adımlamakla geçirilmiş bir ömür olduğunu bildiğim için çok endişeli değilim. Tek farkı bu sefer ellerimin dolu olması.
Pek çokları hala neden sürekli mektup yazdığımı soruyorlar. Buna gerçekten dürüst bir cevap verebilir miyim bilmiyorum. Belki daha kolay olduğu içindir. Birkaç kez yazarak söylemek istediklerimi yüzyüze geldiğimde konuşarak anlatmayı denedim. Sonucu ise (felakete giden yollardan bahsetmiş miydim?) bilmek istemezsin. Nihayet mektupta büyülü bir yaratıcılık olduğunu keşfederlerse belki onlarda ellerine kalem ve kağıt alırlar. Elbette dikkat etmelerini iyice tembihlemek gerekecek. Dikkat etmezlerse mektup yazmayı bırakamayacaklardır. O büyülü yaratıcılığın kullarından birisi olarak kalma riski her zaman var. O zaman mektubu kime yazdığının, ne için yazdığının hiç önemi kalmıyor. Benim başıma gelse senin önemin kalmayacak mesela. Ne kadar korkunç değil mi? Ama işte sen ve mektup bir bütün olarak artık karşımdasınız. Böylece geçmişe, geleceğe ve arkası güneşli bir gökyüzüne açılan pencerenin tam önünde duruyorum. Ayak bileklerime kadar pırıl pırıl suların içindeyim. Nefes kesici bir manzara.
Ama seninle daha önce karşılaşmamış olmamız gibi devasa bir gerçek dururken bütün bu mektup olayı sadece küçük bir ayrıntı. Bu -yani daha önce karşılaşmamış olduğumuz gerçeği- eminim ikimizinde hatıralarında acı bir anı olarak kaldı. Beni gördüğün anda gözbebeklerinin o ani büyümesi herşeyi yeterince anlatıyordu zaten. Birbirimizi gördüğümüz anda daha önce karşılaşmadığımız için üzülmüş olmamız bitmeyecek bir dramın sinyalidir belkide. Ama elbette o vazgeçilmez adımları atacağım. Korkusuzca bu sokağa girdiğim gibi, korkusuzca gözlerine baktığım gibi, hiç çekinmeden senin için, sana doğru olan bütün yollarda ayak izlerimi bırakacağım. Sonra bir akşam bir kanepede, bacaklarında battaniye örtülüyken, sana bir tabak portakal uzatacağım, kabukları soyulmuş olacak elbette, ve sen uzanıp alacaksın, bana bakarak gülümseyeceksin. Belki o gülümseme benim bir daha hiç mektup yazmayacağım anlamına gelecek. O büyülü yaratıcılık yerini sessiz bir akşama bırakacak.
…ve düşlerini alıp tekrar portakalların ve mandalinaların arasına koydu. İlk defa yürüdüğü sokakta başı öne eğikti, kimseyi görmedi.
Pek çokları hala neden sürekli mektup yazdığımı soruyorlar. Buna gerçekten dürüst bir cevap verebilir miyim bilmiyorum. Belki daha kolay olduğu içindir. Birkaç kez yazarak söylemek istediklerimi yüzyüze geldiğimde konuşarak anlatmayı denedim. Sonucu ise (felakete giden yollardan bahsetmiş miydim?) bilmek istemezsin. Nihayet mektupta büyülü bir yaratıcılık olduğunu keşfederlerse belki onlarda ellerine kalem ve kağıt alırlar. Elbette dikkat etmelerini iyice tembihlemek gerekecek. Dikkat etmezlerse mektup yazmayı bırakamayacaklardır. O büyülü yaratıcılığın kullarından birisi olarak kalma riski her zaman var. O zaman mektubu kime yazdığının, ne için yazdığının hiç önemi kalmıyor. Benim başıma gelse senin önemin kalmayacak mesela. Ne kadar korkunç değil mi? Ama işte sen ve mektup bir bütün olarak artık karşımdasınız. Böylece geçmişe, geleceğe ve arkası güneşli bir gökyüzüne açılan pencerenin tam önünde duruyorum. Ayak bileklerime kadar pırıl pırıl suların içindeyim. Nefes kesici bir manzara.
Ama seninle daha önce karşılaşmamış olmamız gibi devasa bir gerçek dururken bütün bu mektup olayı sadece küçük bir ayrıntı. Bu -yani daha önce karşılaşmamış olduğumuz gerçeği- eminim ikimizinde hatıralarında acı bir anı olarak kaldı. Beni gördüğün anda gözbebeklerinin o ani büyümesi herşeyi yeterince anlatıyordu zaten. Birbirimizi gördüğümüz anda daha önce karşılaşmadığımız için üzülmüş olmamız bitmeyecek bir dramın sinyalidir belkide. Ama elbette o vazgeçilmez adımları atacağım. Korkusuzca bu sokağa girdiğim gibi, korkusuzca gözlerine baktığım gibi, hiç çekinmeden senin için, sana doğru olan bütün yollarda ayak izlerimi bırakacağım. Sonra bir akşam bir kanepede, bacaklarında battaniye örtülüyken, sana bir tabak portakal uzatacağım, kabukları soyulmuş olacak elbette, ve sen uzanıp alacaksın, bana bakarak gülümseyeceksin. Belki o gülümseme benim bir daha hiç mektup yazmayacağım anlamına gelecek. O büyülü yaratıcılık yerini sessiz bir akşama bırakacak.
…ve düşlerini alıp tekrar portakalların ve mandalinaların arasına koydu. İlk defa yürüdüğü sokakta başı öne eğikti, kimseyi görmedi.
Subscribe to:
Comments (Atom)