Neyin nesi kimin fesi

Mert, bir insandır. Bana öyle geliyor ki iyi de bir insandır. Ama elbette emin olamayız. Zira Mert hakkında bildiklerimin çoğunu kimden öğrendiğimi söylersem artık bana olan güveniniz sarsılır. O yüzden, yani siz hala bana güveniyorken, bildiğimi iddia ettiğim şeyleri gerçekten doğru kabul edin ve bu sizin için yeterli olsun. Böylece Mert iyi bir insan olarak yoluna devam edebilsin.

27.1.09

ömürlerdik

ipek kravatlı zerafetler eşliğinde
hep bizdik o kırılan.
benzersiz mutluluklarımız kayıp,
yastıkta başlayan ve son bulan
dalıp dalıp kaybolan ömürlerdik

mavi gökyüzünün altında keder
üstünde beyazı çalınmış hilal

tüm yorgunluğun oksijen olduğu zaman
çalarak aslına varan
varolan
korkak keman ömürlerdik.

21.1.09

Kapılar ardına

Kapalı kapılar ardında kısa bir hikaye anlatıldı;

Gürültülü kahkahalar ve tüketilen envaiçeşit alkolün birbirine karışmasıyla ortaya çıkan hengame başedilir gibi değildi. Kısa boylu, güzel sesli, kıvırcık saçları olan bir kız çocuğu masalara içki taşır ve terbiye sınırlarını zorlayanlardan nazikçe uzaklaşırken, nereden geldiği belli olmayan bir fısıltı duydu;

Bin cevapsız sorular sordum,
Sen, dilindeki şarapla mayhoş.
Ellerim kıvılcım gözlü ateş,
Yekpare gülistan, kırmızıyla sarhoş.

Hızlıca etrafa bakınsa da alışık olmadığı güzellikteki bu sözlerin kimden geldiğini tam anlayamadı. Elindeki boş tepsiye baktı, üzerinde içkilerden dökülmüş birkaç damla vardı. Damlalar biryere gitmek istiyor gibiydiler. Kapıdan şimdi, şu anda işte çıksa, kendisini affettirene kadar koşsa, şarkılar söyleyerek efsanevi mutluluk arayışını başlatsa.

Hayır. O kapıdan çıkmasına gerek yok. Ütopik hayallerinizle herşeyi ve herkesi birbirine katmaya bayılıyorsunuz zaten. Efsanevi mutluluk arayışıymış. O kız kapıdan çıkar çıkmaz soğuktan donup içeri döner. Hangi şarkı, hangi mutluluk? Bu süslü fikirlerinizi kendinize saklayın. Sizin, kendinizin bile inanmadığı o dahiyane önerileriniz yüzünden heba olan hayatları toparlamakla geçti hayatım.

Anlamıyorsun. Kapıdan çıkmak bir metafor sadece. İstediğimiz şeyin gerçekten soğukta koşarak şarkı söylemesi olduğunu mu sanıyorsun? Ah küçüğüm, ne kadar safsın. Sıkıştığı hayattan dışarı bakabilmesi için kalbine bir ümit yerleştirmeye çalışıyoruz hepsi bu. Yoksa elinde tuttuğu tepsinin üzerindeki damlalar gibi eninde sonunda yere düşecek. Onun sadece biraz cesarete ihtiyacı var. Sonra, sonra kendisiyle gurur duyacak.

Sanıyorum artık saçmalamanın doruklarında geziniyorsunuz. Bana metaforun ne olduğunu öğretmeye çalıştığına gerçekten inanamıyorum. Kapıdan dışarı çıkarsa üşüyecek derken asıl ben..... Ohooo......Boşversenize. Daha öncede oldu, daha öncede denediniz.Pek çoklarını kandırdınızda. Ben her sabah o "kendisiyle gurur duyanlar"ın gözyaşlarıyla duş alıyorum. Arkanızda bıraktığınız enkazın közleriyle sigaramı tutuşturup, hala konuşabilen çok azının yaktığı ağıtlarla saklambaç oynuyorum. Şimdide bu küçük kız ha?

Bu hararetli tartışmalar sürerken kısa boylu, güzel sesli, kıvırcık saçlı kız çocuğu tepsisine birkaç köpüklü bira daha koymuştu. Kimsenin farketmediği şey ise, merdivenlerin trabzanına dayanmış birisinin neredeyse fısıltıyla söylediği şu sözlerdi;

Karşında sükût namümkün,
Güneş ancak gülersen doğacak.
Kavuşmak hayal, biçare beden,
Kavrulup gitse belki ihya olacak.

Arkalardan birisi "Hey, içkiler nerde kaldı?" diye bağırdı.

13.1.09

Kuşlar

Bilge bir deli geldi ve “Kuşlar” diye haykırdı. “Kış ortasında ne kuşu babalık, sadece karga” diyecek oldum, asasıyla bacak kemiklerimi kırdı. Sürüne sürüne bir evin bahçesine ulaştım, tahta kapıyı itekleyerek içeri girdim. Ortada bir sandalye gördüm, kendimi üzerine çekerek çıkarttım. Etrafta ekili sebzeler ve evin çatısında kargalar vardı. Uzaktan bana bakıp bir korkuluk olup olmadığımı tartışıyorlardı. Sonra bir korkuluk olduğuma karar verdiler ve korkusuzca sebzelere doğru uçarak geldiler. Kıpırdayacak halim yoktu. Korkuluk olmuştum. Orada ne kadar kaldım bilmiyorum, ayak sesleriyle uyandım. Elinde asasıyla o bilge deli geliyordu. Kargalar kaçtılar. Bahçeye girdi, bana baktı, “Kuşlar” diye haykırarak eve girdi.

Şeker isteyen?

Kahverengi masamın ortasındaki boşluk giderek bir girdaba mı benzedi? Masamın kenarında saçları örgülü bir bebek duruyor. Bazen onunla konuşuyorum. Nefes nefese, heyecanlı, hızlı hızlı birşeyler anlatıyor. Lafını kesmekten korkuyorum, dikkatle dinlemeye çalışıyorum. Biraz yorulup gözlerime bakıyor. Gözlerimi kaçırırsam birdaha benimle konuşmayacak.
Beyaz duvarlarımın ortasındaki resim giderek geçmişe benzemeye başladı. Kıpkırmızı, küçücük, mutlu bir şehirde zıplayan çocuklar bana nispet yapmaya başladı. Geri geri gelirken çarpa çarpa üzülmemeyi öğrenmek giderek daha zor bir hale gelmeye başladı. Geçmişimde zıplayan çocuklara çarpmamak için şarkı dinlemeyi bırakalı, günler daha uzun gelmeye başladı.
Bazen, zihnimde yalnızlık demleniyor. Birer çay koyuyoruz fincanlara, salonda çok güzel sohbetler, çok güzel dostlar. Bolca kahkaha, kederden epey uzak bir masal gibi. Verilen sözlerle söylenen yalanlar birbirine ne kadar çok benziyor değil mi? Evet. Kalkabilir miyiz? Belki. İşimiz bitti mi? Sanmam. Hatıraların ağırlığını kaldırıp kalkalım. Fincanlarınızı alayım, yalnızlık demlenmiştir. Şeker isteyen?
Küçücük adımlarımızla koskoca bir hayat karşısında ne kadar şansımız var yahu. Delilik bu yaptığımız. Ama sekerek gidersek belki hayatı şaşırtıp yırtabiliriz. Ardımızda sadece tek bir ayak izi bırakırsak belki peşimizi bırakır. Bırakmazsa, bir müddet sonra mutlaka, bir müddetliğine de olsa koyboluruz. İşte o kayboluşun sonunda kendimizi kahverengi bir masada geldiğimiz yere bakarken buluruz. Duyulmayan konuşmalarla özlem duyulan çocuklar karşısında yalnızızdır.
Mutlu olmak varken demiş şair, geceler geldi dayandı kapımıza. Aşkolsun. Hamdolsun.

8.1.09

Mektuplar 3

Seninle daha önce karşılaşmadık. Çünkü ben bu sokaktan ilk defa geçiyorum. Çünkü daha önce geçmiş olsaydım mutlaka hatırlardım.Ve aslında bu sefer karşılaşmış olmamızda gerçekten büyük bir tesadüf sadece. Manavdan aldığım mandalina ve portakal dolu poşetlerin ağırlığı yüzünden başım öne eğik gidiyordum. Zaten bu sokaktan ilk defa geçişim de, bu manavın anlatıla anlatıla bitirilemeyen mandalina ve portakallarından almak istemem sonucu gerçekleşti zaten. Yani bu durumda seninle karşılaşmamın nedeni bu sokaktan geçmiş olmam değil, mandalina ve portakal almak istemem. Elbette canını sıkmak niyetinde değilim, ancak bu manavı bana öve öve bitiremeyen arkadaşımında hakkını yemek istemem doğrusu. Uzun lafın kısası şuki, arkadaşım, manav, mandalinalar, portakallar ve bu sokak, hepsi birlikte seninle karşılaşmamı sağladılar. İyi mi ettiler kötü mü ettiler bilemiyorum. Sonu felaket olması çok olası bir adım atmış olabilirim. Benimkisinin zaten felakete giden yolları adımlamakla geçirilmiş bir ömür olduğunu bildiğim için çok endişeli değilim. Tek farkı bu sefer ellerimin dolu olması.

Pek çokları hala neden sürekli mektup yazdığımı soruyorlar. Buna gerçekten dürüst bir cevap verebilir miyim bilmiyorum. Belki daha kolay olduğu içindir. Birkaç kez yazarak söylemek istediklerimi yüzyüze geldiğimde konuşarak anlatmayı denedim. Sonucu ise (felakete giden yollardan bahsetmiş miydim?) bilmek istemezsin. Nihayet mektupta büyülü bir yaratıcılık olduğunu keşfederlerse belki onlarda ellerine kalem ve kağıt alırlar. Elbette dikkat etmelerini iyice tembihlemek gerekecek. Dikkat etmezlerse mektup yazmayı bırakamayacaklardır. O büyülü yaratıcılığın kullarından birisi olarak kalma riski her zaman var. O zaman mektubu kime yazdığının, ne için yazdığının hiç önemi kalmıyor. Benim başıma gelse senin önemin kalmayacak mesela. Ne kadar korkunç değil mi? Ama işte sen ve mektup bir bütün olarak artık karşımdasınız. Böylece geçmişe, geleceğe ve arkası güneşli bir gökyüzüne açılan pencerenin tam önünde duruyorum. Ayak bileklerime kadar pırıl pırıl suların içindeyim. Nefes kesici bir manzara.

Ama seninle daha önce karşılaşmamış olmamız gibi devasa bir gerçek dururken bütün bu mektup olayı sadece küçük bir ayrıntı. Bu -yani daha önce karşılaşmamış olduğumuz gerçeği- eminim ikimizinde hatıralarında acı bir anı olarak kaldı. Beni gördüğün anda gözbebeklerinin o ani büyümesi herşeyi yeterince anlatıyordu zaten. Birbirimizi gördüğümüz anda daha önce karşılaşmadığımız için üzülmüş olmamız bitmeyecek bir dramın sinyalidir belkide. Ama elbette o vazgeçilmez adımları atacağım. Korkusuzca bu sokağa girdiğim gibi, korkusuzca gözlerine baktığım gibi, hiç çekinmeden senin için, sana doğru olan bütün yollarda ayak izlerimi bırakacağım. Sonra bir akşam bir kanepede, bacaklarında battaniye örtülüyken, sana bir tabak portakal uzatacağım, kabukları soyulmuş olacak elbette, ve sen uzanıp alacaksın, bana bakarak gülümseyeceksin. Belki o gülümseme benim bir daha hiç mektup yazmayacağım anlamına gelecek. O büyülü yaratıcılık yerini sessiz bir akşama bırakacak.

…ve düşlerini alıp tekrar portakalların ve mandalinaların arasına koydu. İlk defa yürüdüğü sokakta başı öne eğikti, kimseyi görmedi.