Önyargılarımla Mutlu Koskocaman Bir Kahkahayım
Önyargılarımla Mutlu Koskocaman Bir Kahkahayım
Neyin nesi kimin fesi
- simplextablosu
- Mert, bir insandır. Bana öyle geliyor ki iyi de bir insandır. Ama elbette emin olamayız. Zira Mert hakkında bildiklerimin çoğunu kimden öğrendiğimi söylersem artık bana olan güveniniz sarsılır. O yüzden, yani siz hala bana güveniyorken, bildiğimi iddia ettiğim şeyleri gerçekten doğru kabul edin ve bu sizin için yeterli olsun. Böylece Mert iyi bir insan olarak yoluna devam edebilsin.
13.2.12
Selamsız sabahsız
Orda duruyor, hiç bir yere gitmiyor. Ünivesitedeki halim, o çocuk, o en büyük hayalkırıklığı, en büyük umut, en kalabalık ve en yalnız halim. O kadar zayıf ki birisi dokunsa uçacakmış gibi. İpince bir boyun, kısa olması gerekenden uzun, uzun olması gereken kısa saçlar. Gözlükler ve boğazlı kazaklar. Hem depresif hem mutlu olmayı başarabilen benim en güzel ve en çirkin yaşlarım. O kadar kırıldı ki, kırıldığında o kadar inandırdı ki kendini, iyileşmesi yıllar sürdü. Ve asla iyileşmedi. Şimdi aradan yıllar geçti, belki herkes ve herşey unutuldu o zamanlara dair, belki arada sırada o günleri ananlar çıktı, belki aslında hiç yaşanmamış şeyler vardı, o zamanlar bütün kalbimle inandığım. Gülmeler bile güzeldi, ağlamalar zaten eşşiz. O kadar seviyorum ki o adamı, ne kadar anlatsam az. Porsuğun akışına kapılıp boğulabilirdi, tutundu, ayazlarda donabilirdi, dayandı, bir gece çıkıp kaybolabilirdi, hep hatırladı. Üzerine çok şeyler serdim o günlerin, ama en çok saatleri, günler, yılları serdim kapansın diye. Üzerini örtmek istediğim o ben değildim ama onu örtmeden de olmayacaktı. Gömdüm. Başka çarem yoktu. Sonra başka bir kapı açtım, o kapıdan girdim, yürüdüm. Uzun uzun ve sabırla yürüdüm. Kederle de kaderle de başettim. Sabır en büyük sınav, sabretmek en büyük değişim. Yavaş yavaş evrildiğim bu yeni yolculukta imzalanan barışlar ve kabul edilen gerçekler var. Nihayet zamanın geldiğine karar verip, geçmişe güzel bir tebessümle selam verip, kibarca şapkamı çıkartıp hafif eğilerek, tokalaşmak üzere elimi uzattım. Çok kısa sürdü, ama hala orada olduğunu gördüm. Beni ben yapan, bütün bu zaman aslında bana gereken gücü veren oydu. Hala içimde yarım kalan bir yerde öylece kaldığını anladım. Hiç bir yere gitmemiş ve gitmeyecekti. Ben onunla birlikte hep biraz telaşlı biraz hüzünlü ve biraz geçmiş kalacaktım. Bütün bunları anlamam bir kaç saniye sürdü. O çocuk benim temellerimi öyle bir atmış ki, yanında bütün uğraşlar nafile. O benim en erken büyümüş halim, benim göreceklerimin hepsinin özetini yaşamış, hepsine karşı ayakta dik durmuş, bütün mücadelelerden hayatta kalmış. O mücadeleler ruhunda ve aklında çok büyük izler bırakmış. O hiç bir yere gitmeyecek, iyi ki gitmeyecek. İşte böyle bir gün gelecek. Selamsız sabahsız..
29.1.11
Hiç
Hiç. Yerde bir toz zerresi, trafikte bir araba, ağaçta bir yaprak, alemde bir kul. Vazgeçmenin, kabullenmenin eşiğinde hiçe atılan bir adım. Bir adım ki, ardında bıraktığı herşeyin vesvesesi yüzünden yaşanamamış. Karanlık bir mevcudiyetin büyük kavgalarının cevaplarından tamamen uzak. Öyle bir adım ki atmaya dair cesareti temelli bir yalınlık kabulunden geçiyor. Saf bir hesaplaşma ile içinde yer değiştiriyor. Dertlerini hepten alıp hiçe veriyor. hiçten alıp iç ediyor. Başın yere yakın, vücudun yere yakın, ruhun boşlukta, ruhun özgür, ruhun serbest. Aklın bembeyaz, aidiyetin sınırsız, tek bir kelime hiç. Hiç. Sessiz.
Hakkında düşünmenin bile olanaksız olduğu yekpare muamma. Sohbetinin bile çehremizi değiştirdiği ütopya. Bir gün herşeyimi bırakıp sana gelmek üzere bir yolculuğa çıkacağım. Bir gün, hiçbirşeyim olmadığını anlayıp sana biat edeceğim.
Hiç. Olmaklığın bile mucizevi imkansızlığının kısacık özeti.
Hakkında düşünmenin bile olanaksız olduğu yekpare muamma. Sohbetinin bile çehremizi değiştirdiği ütopya. Bir gün herşeyimi bırakıp sana gelmek üzere bir yolculuğa çıkacağım. Bir gün, hiçbirşeyim olmadığını anlayıp sana biat edeceğim.
Hiç. Olmaklığın bile mucizevi imkansızlığının kısacık özeti.
7.10.10
Fantazya
cümle alemin sözünü etmekten sakındığı o meşum güne açıkça lanet okuyarak, yaklaşan fırtınayı sezmesi ile tanınan ünlü tabip latron amarran efendinin mahdumlarından olan değerli yüce şahsın huzuruna çıktı. altın sırmalı pabuçların inci nakışlı gümüş konçlarından süzülüp rengi alacalı pürüzsüz mermerlerde yılan gibi kıvrılarak uzanan kaftanın yumuşaklığını yanaklarında hissettiğinde içini kaplayan huzurla gülümsedi. akılları, şehvetin çoktan baştan çıkarttığı vücutların bir mahzene kilitlenmiş halleriyle dolu olduğunu bildiği kokuşmuş fikirli, edepsiz zihinli dalkavuklardan büsbütün tiksinmişti. ne var ki her yere bir veba gibi yayılan bu kendini bilmez destursuz, abdestsiz sürüngenlerin gücünü az çok tahmin edebildiğinden korkusunu kimseye anlatamaz, içine atardı. işte sadece bu fen, tıp, matematik, simya ve gök ve bilhassa din konularının alimi, ismini anmayanların günlerinin tekinsiz geçececeği kat-i olan muhterem şahsın huzurunda bir nebze olsun gönlünü ferahlatabiliyor, gözlerine bakma cüretini gösterdiğinde de iman etmiş kadar rahatlıyordu.
sevincine ortak olabileceklerin arayışlarıyla harcadığı onca vakitten sonra bir gece vakti, usulca, çok derinlerden gelen naif mutluluğu gördü. bir simplex bir tablo artık ne için olduklarını bile hatırlamadıkları mevcudiyetleriyle koskocaman bir fantazyanın parçası haline gelmiş, kendilerini akıntıya kaptırmış, seslerini hiç çıkarmadan zamandaki yansımalarını izleyerek tutunduklarına inanıyorlardı. inanmak zorundalardı. yağmurun, güneşin, toprağın, asfaltın hep birlikte anlatıldığı hikayelerin gitmeden önce son defa durup, arkasına dönüp, bakıp sonra yoluna devam eden kahramanı gibi ümitli ve endişelilerdi. bir simplex ve bir tablo hiçbir şeyin fedaileri, gezgin bezginler, kasaba hayalperestleri bütün şarkıların ortasında oturmuş dinliyorlardı. artık onlar için söylenebilecek şeylerin ekseninde müzik ve dans eden deliler vardı.
o el verdi, öbürü el aldı, ayağa kalktı. haşa huzurdan kalkarken bakışları arkadan gölge gibi hızla geçen dilbere and olsun ki sadece bir göz kırpımı kadar takıldı. ama o bunu gördü, ancak elbette görmezden geldi, çünkü karşısında kimsenin utanmasını istemezdi.
ben ne yaptım? nasıl oldu bu? kirpiklerimi cımbızla çekip gözbebeklerime saplasalardı da bunu yaşamasaydım. (ama o saçlar) ben şimdi bir daha hangi yüzle gelirim buraya. derdimin dermanının, huzurumun padişahının karşısında yapılacak şey mi bu? (ama o gözler) ey hak sen doğrusunu bilirsin, gönül ve nefis hiç bu kadar karışmamıştı. ben garip bir mazlumum, üstadın perilerinin perisine yüzümü çevirmem yakışır mı? buradan yılan gibi sürünerek çıksam yeridir artık. (ama o dudaklar) ben hiç böyle yanmadım hünkarım. bunca yılın perişanlığı o kısacık anın yüzünden olacakmış meğer. fikren ve kalben iki kere yandım. haydi diyelim fikrimin alevlerini zorla derdest ettim küllendirdim, kalbimin ateşine bir merhem bulamazsam ben ne yaparım? bu kara dakika bende kara bir leke oldu, ömrümün sonuna kadar bana bakan herkes görecek.
çalan şarkıların sözlerini birbirine ekleyip meydana getirdiği eseri sayıklayarak uykuya dalmayı bekleyen şapşallara bile özendiğini itiraf etmesi uzun sürmedi. vaktinde göz attığı kurallar kitabından öğrenebildikleri ile buraya kadar gelebilmişti. zaman zaman tökezlese de düşecek gibi olduğunda simplex, hastalanıp yatağa mahkum olduğunda tablo koşarak yardımına gelmişti. değişime karşı güttüğü katıksız kinin sonuçlarına katlanmış, katlanıyordu. değişmeyi son defa denediğinde dürüstlüğe açılan kapıların sinsi bir aldatmaca olduğunu çözmüş ve şaşkınlığını gizleyememişti. ne yapsa menfaatlerini ön planda tuttuğu gerçeğinin aksine kendini inandıramamış, sonunda bununla yaşamayı kabul etmişti. halbuki bütün o kavganın ve gürültünün perdesini araladığımızda bütün bu debdebeye gerek olmadığını görebilirdik. ihtiyacımız olanı elde etmenin çaba, telaş ve arzusuyla farkedemediklerimiz yüzünden düştüğümüz haller utanç vericiydi. bu anlarda yardımımıza koşacak bir simplextablosu da yoktu maalesef. orda kendi kendimize acımaktan başka kimsenin olmadığı uçsuz bucaksız bir diyar var, ve oraya gitmek istemezsiniz. zaten manzarası da berbat.
sonra "hoşgeldin" dedi. duydum. kafamı gömdüğüm yirmi kat çamurun altından duydum. ruhumu hapsettiğim soğuk taş zindanların küflü duvarları arkasından duydum. kulaklarımdan damlattığım okunmuş kızgın demirlere rağmen duydum. beni düştüğüm yerden bir çırpıda çıkaran, ab-ı hayatı dudaklarıma pamukla damlatan, aklımın karanlığını nefesiyle billurlaştıran o kelimenin her bir harfini duydum. bunu söyleyen ağzın sahibi, lokman hekimin kaybettiği iksiri bulmuş olmalı başka izahı yok. yarattığın yer ve gök aşkına dualarımı kabul ettin şükürler olsun. ruhumun bir derdini sildin şükürler olsun. bu da yeter. varsın gönlüme söz geçmesin, varsın aşk ile açlığım dinmesin. öylesi bir derde derman beklemem. gamı onunla büyütür, alemi onun için seyreylerim. iş ki yüzüm artık yerde kalmasın. sen benim elimi tutan, kederimi dağıtan. sen büyüklerin büyüğüsün.
sonra "hoşbulduk" dedi. herkes duydu. o bile.
sevincine ortak olabileceklerin arayışlarıyla harcadığı onca vakitten sonra bir gece vakti, usulca, çok derinlerden gelen naif mutluluğu gördü. bir simplex bir tablo artık ne için olduklarını bile hatırlamadıkları mevcudiyetleriyle koskocaman bir fantazyanın parçası haline gelmiş, kendilerini akıntıya kaptırmış, seslerini hiç çıkarmadan zamandaki yansımalarını izleyerek tutunduklarına inanıyorlardı. inanmak zorundalardı. yağmurun, güneşin, toprağın, asfaltın hep birlikte anlatıldığı hikayelerin gitmeden önce son defa durup, arkasına dönüp, bakıp sonra yoluna devam eden kahramanı gibi ümitli ve endişelilerdi. bir simplex ve bir tablo hiçbir şeyin fedaileri, gezgin bezginler, kasaba hayalperestleri bütün şarkıların ortasında oturmuş dinliyorlardı. artık onlar için söylenebilecek şeylerin ekseninde müzik ve dans eden deliler vardı.
o el verdi, öbürü el aldı, ayağa kalktı. haşa huzurdan kalkarken bakışları arkadan gölge gibi hızla geçen dilbere and olsun ki sadece bir göz kırpımı kadar takıldı. ama o bunu gördü, ancak elbette görmezden geldi, çünkü karşısında kimsenin utanmasını istemezdi.
ben ne yaptım? nasıl oldu bu? kirpiklerimi cımbızla çekip gözbebeklerime saplasalardı da bunu yaşamasaydım. (ama o saçlar) ben şimdi bir daha hangi yüzle gelirim buraya. derdimin dermanının, huzurumun padişahının karşısında yapılacak şey mi bu? (ama o gözler) ey hak sen doğrusunu bilirsin, gönül ve nefis hiç bu kadar karışmamıştı. ben garip bir mazlumum, üstadın perilerinin perisine yüzümü çevirmem yakışır mı? buradan yılan gibi sürünerek çıksam yeridir artık. (ama o dudaklar) ben hiç böyle yanmadım hünkarım. bunca yılın perişanlığı o kısacık anın yüzünden olacakmış meğer. fikren ve kalben iki kere yandım. haydi diyelim fikrimin alevlerini zorla derdest ettim küllendirdim, kalbimin ateşine bir merhem bulamazsam ben ne yaparım? bu kara dakika bende kara bir leke oldu, ömrümün sonuna kadar bana bakan herkes görecek.
çalan şarkıların sözlerini birbirine ekleyip meydana getirdiği eseri sayıklayarak uykuya dalmayı bekleyen şapşallara bile özendiğini itiraf etmesi uzun sürmedi. vaktinde göz attığı kurallar kitabından öğrenebildikleri ile buraya kadar gelebilmişti. zaman zaman tökezlese de düşecek gibi olduğunda simplex, hastalanıp yatağa mahkum olduğunda tablo koşarak yardımına gelmişti. değişime karşı güttüğü katıksız kinin sonuçlarına katlanmış, katlanıyordu. değişmeyi son defa denediğinde dürüstlüğe açılan kapıların sinsi bir aldatmaca olduğunu çözmüş ve şaşkınlığını gizleyememişti. ne yapsa menfaatlerini ön planda tuttuğu gerçeğinin aksine kendini inandıramamış, sonunda bununla yaşamayı kabul etmişti. halbuki bütün o kavganın ve gürültünün perdesini araladığımızda bütün bu debdebeye gerek olmadığını görebilirdik. ihtiyacımız olanı elde etmenin çaba, telaş ve arzusuyla farkedemediklerimiz yüzünden düştüğümüz haller utanç vericiydi. bu anlarda yardımımıza koşacak bir simplextablosu da yoktu maalesef. orda kendi kendimize acımaktan başka kimsenin olmadığı uçsuz bucaksız bir diyar var, ve oraya gitmek istemezsiniz. zaten manzarası da berbat.
sonra "hoşgeldin" dedi. duydum. kafamı gömdüğüm yirmi kat çamurun altından duydum. ruhumu hapsettiğim soğuk taş zindanların küflü duvarları arkasından duydum. kulaklarımdan damlattığım okunmuş kızgın demirlere rağmen duydum. beni düştüğüm yerden bir çırpıda çıkaran, ab-ı hayatı dudaklarıma pamukla damlatan, aklımın karanlığını nefesiyle billurlaştıran o kelimenin her bir harfini duydum. bunu söyleyen ağzın sahibi, lokman hekimin kaybettiği iksiri bulmuş olmalı başka izahı yok. yarattığın yer ve gök aşkına dualarımı kabul ettin şükürler olsun. ruhumun bir derdini sildin şükürler olsun. bu da yeter. varsın gönlüme söz geçmesin, varsın aşk ile açlığım dinmesin. öylesi bir derde derman beklemem. gamı onunla büyütür, alemi onun için seyreylerim. iş ki yüzüm artık yerde kalmasın. sen benim elimi tutan, kederimi dağıtan. sen büyüklerin büyüğüsün.
sonra "hoşbulduk" dedi. herkes duydu. o bile.
4.7.10
Delik Deşik
Gözlerim çıkmıştı, koştum ve rüzgarın hissiyle ilerledim. İlerlerken endişeliydim, önceleri, kibar bir çocuk gibi taralı saçlarımla sakindim. Zaman, hatırasız kırbaçlarını dar koridorda savururken darbe almadan geçebilenler gözyaşlarına boğuluyordu. Mutluluktan mı üzüntüden mi olduğunu bilemiyorduk. Şapkaları düşenler, kulakları kesilenler, omuzları çıkanlar inliyordu. Sorulan sorulara bakışımız çatı güvercinleri kadardı. Hikayemiz bitmeden boynumuzdan içeri süzülen dolu parçaları sesimizi bir anda kesip, yaz sevincimiz oluyordu. Ve aslında tek sevincimiz oluyordu. Aşka muhtaç, depresif, tükenmiş hallerimiz gözümüzün önünde inatla raksediyor, biz ise tutturdukları ritme eşlik etmemek için koltuklarımıza sımsıkı yapışıyorduk. Bu sıcakta deri koltuklara sımsıkı yapışmanın bizden neler götüreceğini bilemiyorduk. Kaçarken yakalanan, terlerken üşüten zayıf bedenlerimiz tutsaklığa doğru çekiliyordu. Ritmik bir def sesi kulaklarımızda hala yankılanıyordu.
Bacaklarım kopmuştu, istedim ama dans edemedim. Önceden yaptığım bütün o hareketleri şimdide zihnimde yapıyordum. O dakikalardı sanırım uğultulu bir kalabalık yaklaştı. Ben çırpınırken tüylü garip kıyafetleriyle çıkageldiler. Beynimde sürekli çalan, beni delirtmek üzere olan o ritmi, ellerindeki aletlerle çalıyorlar ve hepbirlikte dans ediyorlardı. Etrafımı çevirmişler kaçacak yerim yok. Yavaş yavaş yaklaşıyorlar. Artık nefeslerini hissediyorum. Onlar gibi dansetmemi istiyorlar. Eski güzel günlerdeki gibi mi? Eski günler neden eskidiklerinde güzel oluyor diye sormaya fırsat bırakmıyorlar. Diretiyorlar. Vurmalı müzik aletleriyle çılgınlar gibi tepiniyorlar. Terliler ve bitmeyen bir enerjileri var. Açtıkları bu kapıdan geçip, gösterdikleri bu yoldan ilerlemeye takatim yok.
Ellerim kopmuştu. Sana yazamamanın ciğerlerimi parçalayan acısını tarif edemem. Aşkın, anlatılamadığında ne denli bir canavara dönüştüğünü bilmiyorsan çektiklerimi tahayyül bile edemezsin. Kelimelerin dolduramadığı boşlukta işkenceler cirit atıyor. Kenara atılmış, terkedilmiş, unutulmuş, onursuzlaştırılmış, lanetlenmiş ve çürümüş bir ruhun intikamı aramızda dolaşıyor. Harikulade bir dengede ilerlerken, hem huysuzlanıp hem kılımı kıpırdatmazken yaşadığım sahtekar inatçılık gibi değil bu. Gerçek aşk ve gerçek mutluluk arasında bir yerde. Sefalete diz boyu batmanın arifesi. Her canlının yalnızlıktan kaçmak için bulduğu kendine özgü yollardan arınıp seninle yüzyüze bakmak, ama çıkan gözlerimle görememek, kopan bacaklarımla gelememek, olmayan ellerimle dokunamamak. Delik deşik.
Bacaklarım kopmuştu, istedim ama dans edemedim. Önceden yaptığım bütün o hareketleri şimdide zihnimde yapıyordum. O dakikalardı sanırım uğultulu bir kalabalık yaklaştı. Ben çırpınırken tüylü garip kıyafetleriyle çıkageldiler. Beynimde sürekli çalan, beni delirtmek üzere olan o ritmi, ellerindeki aletlerle çalıyorlar ve hepbirlikte dans ediyorlardı. Etrafımı çevirmişler kaçacak yerim yok. Yavaş yavaş yaklaşıyorlar. Artık nefeslerini hissediyorum. Onlar gibi dansetmemi istiyorlar. Eski güzel günlerdeki gibi mi? Eski günler neden eskidiklerinde güzel oluyor diye sormaya fırsat bırakmıyorlar. Diretiyorlar. Vurmalı müzik aletleriyle çılgınlar gibi tepiniyorlar. Terliler ve bitmeyen bir enerjileri var. Açtıkları bu kapıdan geçip, gösterdikleri bu yoldan ilerlemeye takatim yok.
Ellerim kopmuştu. Sana yazamamanın ciğerlerimi parçalayan acısını tarif edemem. Aşkın, anlatılamadığında ne denli bir canavara dönüştüğünü bilmiyorsan çektiklerimi tahayyül bile edemezsin. Kelimelerin dolduramadığı boşlukta işkenceler cirit atıyor. Kenara atılmış, terkedilmiş, unutulmuş, onursuzlaştırılmış, lanetlenmiş ve çürümüş bir ruhun intikamı aramızda dolaşıyor. Harikulade bir dengede ilerlerken, hem huysuzlanıp hem kılımı kıpırdatmazken yaşadığım sahtekar inatçılık gibi değil bu. Gerçek aşk ve gerçek mutluluk arasında bir yerde. Sefalete diz boyu batmanın arifesi. Her canlının yalnızlıktan kaçmak için bulduğu kendine özgü yollardan arınıp seninle yüzyüze bakmak, ama çıkan gözlerimle görememek, kopan bacaklarımla gelememek, olmayan ellerimle dokunamamak. Delik deşik.
9.6.10
O Yaz
Önceden haber veren birisi olsaydı, iyi olurdu. Çok ani oldu, ne diyeceğimi tam bilemedim. O an, karşımda dururken öylece, benden duymak istediğin bir şey var mıydı hiç öğrenemedim. Dudaklarımın ucuna kadar gelen kelimeler, daha önce aylarca belki kaç defa kendi kendime tekrarladıklarım uçtu gitti. Orda ben durdum, sen durdun, televizyon durdu, masa durdu, koltuk durdu herşey durdu. Ben sadece nefes alıp nefes verebildim. Saçlarının parlaklığını hatırlıyorum sadece. Birde o adamdan ayrıldığını söyleyişini. Sonra bir baktım, sekiz sene geçmiş üzerinden. Bu da bir hikaye işte nihayetinde. Herkesin başına gelir böyle şeyler değil mi? Benim başıma geldi. O yaz, çok sıcaktı.
O yaz başlarken önceden olmadığı kadar umutlu ve perişandım. Önceleri tek başıma gezer ve düşler ve hayaller ve rüyalar kadar engin yalnızlığımı en iyi arkadaşım sanırdım. Değilmiş. Benimle arkadaş olmak için sıraya girenler varmış. Bilmiyordum, öğrendim. O yaz, çok şey değişti. Kapalı telefonların sessiz bekleyişi gibiydi o yaz. Hiçbir ümide yer bırakmayacak kadar acımasız ve dürüsttü. Aslında tam bir delikanlıydı bu sebeple. Ve hikayeler geçmiş, anlatıcılar banklarını terketmişti. Dökme demir şehir mobilyaları giderek edebi bir hal alıyordu. Soğuk hiç gelmeyecekmiş gibi terletiyordu o yaz. O yaz, birçok şey değişti. Koskoca bir hayat mesela, ordan gidiyordu, yolunu değiştirdi. İyi veya kötü değil ama koskoca bir hayat değişti. Şimdi özlenen güzel bir hatıra olarak o yaşım orada kaldı. Sonrası göç. O uzun yazın bitmeyen sıcaklığında kavrularak başlanan göç, seraplar ve rüyalarla hala devam ediyor. Biz, hepimiz, bir vaha arıyoruz, halbuki bıraktığımız yer ormandı. Serin güzel günlere doğru ağaçların tesellisiyle ilerliyoruz.
O yaz başlarken önceden olmadığı kadar umutlu ve perişandım. Önceleri tek başıma gezer ve düşler ve hayaller ve rüyalar kadar engin yalnızlığımı en iyi arkadaşım sanırdım. Değilmiş. Benimle arkadaş olmak için sıraya girenler varmış. Bilmiyordum, öğrendim. O yaz, çok şey değişti. Kapalı telefonların sessiz bekleyişi gibiydi o yaz. Hiçbir ümide yer bırakmayacak kadar acımasız ve dürüsttü. Aslında tam bir delikanlıydı bu sebeple. Ve hikayeler geçmiş, anlatıcılar banklarını terketmişti. Dökme demir şehir mobilyaları giderek edebi bir hal alıyordu. Soğuk hiç gelmeyecekmiş gibi terletiyordu o yaz. O yaz, birçok şey değişti. Koskoca bir hayat mesela, ordan gidiyordu, yolunu değiştirdi. İyi veya kötü değil ama koskoca bir hayat değişti. Şimdi özlenen güzel bir hatıra olarak o yaşım orada kaldı. Sonrası göç. O uzun yazın bitmeyen sıcaklığında kavrularak başlanan göç, seraplar ve rüyalarla hala devam ediyor. Biz, hepimiz, bir vaha arıyoruz, halbuki bıraktığımız yer ormandı. Serin güzel günlere doğru ağaçların tesellisiyle ilerliyoruz.
23.5.10
Birşeyler Var
Günler günleri kovaladı. Küçük hamamböcekleri büyüdü. Düşenler ve kalkanlar birbirlerine gülümsedi ve yollarına devam ettiler. Havalar soğudu bu arada, tekrar ısındı. Soğukta yağmurlar ve rüzgar, kar ve çamurlar hüküm sürdü hayatımızda. Duydun mu? Senin için tutulmuş dilekler vardı. Sıcakta terleyenler, genede pişman olmadan dans edenler, ve ne denebilir ki başka, en sevdikleri tarafından terk edilenler vardı. Bundan sonra, tam istediğimiz gibi bir anda, karşımıza çıkacak olan güzel yorgunluklar için endişe etmeden, kapılar açılıyor tekrar. Bisikletlerle gelen, selelerinden küçük çiçekler çıkartıp hepimize veren mutlu insanlardan hala var. Oralarda biryerlerde uyumak için ninniye ihtiyacı olanlar gökyüzüne bakıp dilek tutuyorlar. Rüyalarından uyanmak istemeyenler sabah kalkıp üzerlerini giyerken küfür ediyorlar. Oralarda biryerlerde herşey olması gerektiği gibi olmaya devam ediyor. Ama burda günler günleri kovalıyor ve memnuniyetsizliğimiz bir türlü azalmıyor. Neyi elde etsek belki daha fazlasını değil ama daha farklısını istemeye devam ediyoruz. Yağmurun pencerede bıraktığı lekeler hiç geçmeyecekmiş gibi geliyor. Senin bende bıraktığın izler hiç geçmeyecekmiş gibi. Duydun mu? Senin için edilmiş dualar var. Konuş şimdi. İstediklerini söyle. Daha sonra daha da uygun bir zaman bulabilirsin belki ama genede şimdi konuş. İçki içmenin ne kadar güzel geldiğini düşündüğün o kaçıncı kadehteki gibi konuş. Sen konuştukça bir kötülük daha son bulacak. İçten birşeyler söylediğinde daha fazla iyilik için bir şansım olacak. Birgün herşey unutulmuş olacak. Unutulmuş insanlar ve unutulmuş hikayeler olarak kalacak herşey. O yüzden o güne kadar konuş, anlat.Unutulmadan önce yayabildiğin kadar yay anlatacaklarını. Duydun mu, sesine ulaşabilmek için dinlenmiş şarkılar var.
20.3.10
Mecburen Sevgilim
Sigara yakışmadı diyor kaşlarımı çatıyorum. Paketten bir tane alıp yakıp, hızlıca nefes çekip üflüyorum. Sigara yakışmadı diyorum. Masada dibi kalmış bir çay var, onu da içiveriyorum. Hem dışarısı soğuk hem içerisi. Sen giderken balkonda hercai bir menekşe vardı. Plastik küçük saksısının dibinden çamurlu sular süzülürdü. Bir zamanlar bütün balkonumuzda çiçekler vardı. Bir zamanlar, eski zamanlar, öylece kalkıp gidemezdik. Çiçeklerimiz vardı çünkü, yollarımızı beklerlerdi. Sonra sen gittin, bu balkondaki en güzel kahvaltıların yerini küfür eder gibi bakan küçük bir hercai menekşe saksısı, izmaritler ve çay bardakları aldı. Çok klasik bir fotoğraf gibi ama, klasikler işi biliyormuş değil mi? Alışkanlıklar her gün görülen bir rüya gibi işlemiş içimize. Ne yapsam, ne kadar uzaklaşsam da genede bu masada, bu balkonda oturmak için geri geliyorum. Her sigara yakışımda kaşlarımı çatıp ilk nefesi hızlıca çekiyorum.
Karanlık bir koridorda yürüyorsun, ellerin sağda solda duvarları bulmaya çalışıyor. Koridorun sonunda ne olduğunu bile unutmuşsun. O an tek amacın o koridorda doğru dürüst yürüyebilmek. Adımını atarken kaval kemiğinde bir acı duyma endişesi ile çekingen davranıyorsun. İçinden bir ses önünün boş olduğunu, adımlarını cesurca atarsan rahatlıkla yürüyebileceğini söylüyor. Sanki aynı koridorda daha önce yürümüşsün, ve gerçekten de çarpacak, korkacak bir şey olmadığını biliyorsun. Ama genede her adım atışında korkuyor, tereddüt ediyor, yavaşlıyorsun. Karanlık bir koridorda, nereye gittiğini bile umursamadan, korkarak, yavaşça yürüyorsun. Hayat.
Mecburen sevgilim, hapisten bir parmaklık, kaçamayan rüzgar. Rüzgar kaçamadı, burada esti. Şapkalarımız uçtu sürekli. Şemsiyelerimizi hiç açamadık yağmurda. Bak bana, bunlar benim cümlelerim. Okurdun, beğenirdin. Bunlar hala benim cümlelerim, okursan belki gene beğenirsin. Düşmanca tavırlarını rafa kaldırmakta tereddüt eden pardesülü yol arkadaşlarım ve nazik iş çıkışı saatleri arasında ‘Haydi bir dilek tut’ diyen kimse kalmadı. Kaldırımlar koyu renk bir takım elbise denizi gibi sürükleniyor. Bu akşam bir bira içelim desem, biraların da biraz istekli olması gerekmez mi? Ama tamam, bunca şikayetin arasında ufak keyiflerin yeri olmasaydı bunalım eşiklerinde birdirbir oynayan kaçık çocuklardan olurduk. Oyun bittiğinde yamaçta kimse kalmazdı, oynayanların hepsi şair olurdu. Ve benim şair olmak için tekrar çocuk olmaya niyetim yok. Önceden olsa belki, bir ihtimal senin için düşünürdüm ama artık tek bildiğim sen de benim bir kelimemsin işte. Ve o halde “Şair olmak için tekrar çocuk olmanı istemiyorum” demekte senin için çok kolay. “Şair olmak için tekrar çocuk olmanı istemiyorum” Tamam kabul, zaten benim de niyetim yoktu. Seninle iyi anlaşacağımız belli. Ve sen bu kadar anlayışlı olduğun sürece benim seni terketmeyeceğim çok açık. Maalesef.
Karanlık bir koridorda yürüyorsun, ellerin sağda solda duvarları bulmaya çalışıyor. Koridorun sonunda ne olduğunu bile unutmuşsun. O an tek amacın o koridorda doğru dürüst yürüyebilmek. Adımını atarken kaval kemiğinde bir acı duyma endişesi ile çekingen davranıyorsun. İçinden bir ses önünün boş olduğunu, adımlarını cesurca atarsan rahatlıkla yürüyebileceğini söylüyor. Sanki aynı koridorda daha önce yürümüşsün, ve gerçekten de çarpacak, korkacak bir şey olmadığını biliyorsun. Ama genede her adım atışında korkuyor, tereddüt ediyor, yavaşlıyorsun. Karanlık bir koridorda, nereye gittiğini bile umursamadan, korkarak, yavaşça yürüyorsun. Hayat.
Mecburen sevgilim, hapisten bir parmaklık, kaçamayan rüzgar. Rüzgar kaçamadı, burada esti. Şapkalarımız uçtu sürekli. Şemsiyelerimizi hiç açamadık yağmurda. Bak bana, bunlar benim cümlelerim. Okurdun, beğenirdin. Bunlar hala benim cümlelerim, okursan belki gene beğenirsin. Düşmanca tavırlarını rafa kaldırmakta tereddüt eden pardesülü yol arkadaşlarım ve nazik iş çıkışı saatleri arasında ‘Haydi bir dilek tut’ diyen kimse kalmadı. Kaldırımlar koyu renk bir takım elbise denizi gibi sürükleniyor. Bu akşam bir bira içelim desem, biraların da biraz istekli olması gerekmez mi? Ama tamam, bunca şikayetin arasında ufak keyiflerin yeri olmasaydı bunalım eşiklerinde birdirbir oynayan kaçık çocuklardan olurduk. Oyun bittiğinde yamaçta kimse kalmazdı, oynayanların hepsi şair olurdu. Ve benim şair olmak için tekrar çocuk olmaya niyetim yok. Önceden olsa belki, bir ihtimal senin için düşünürdüm ama artık tek bildiğim sen de benim bir kelimemsin işte. Ve o halde “Şair olmak için tekrar çocuk olmanı istemiyorum” demekte senin için çok kolay. “Şair olmak için tekrar çocuk olmanı istemiyorum” Tamam kabul, zaten benim de niyetim yoktu. Seninle iyi anlaşacağımız belli. Ve sen bu kadar anlayışlı olduğun sürece benim seni terketmeyeceğim çok açık. Maalesef.
12.3.10
Varsın, Yoksun, Varsın Olmasın.
Yoktun. Ben onlarca gece gezmedeydim, tonlarca şarkıyla haşır neşirdim. Küllükten dost, kulaklıktan kardeş edindim. Farkettirmeden bakındım, bakkaldan çıkarken gördüm sandım. Sandığım kadar kaçındım, sandıklarca kağıt yaktım. Bağırdım sonra, sonsuza kadar bağırdım. Sormaya korktular, soğukta kaldım. Koşsam kaçardım aslında, kaldım. Başkalarına değil kendime anlattım. En güzel çiçeklerin kokusu yüzündeydi. O karanlık yolda hatıralarım diziliydi. Motor sesleri, bir üst geçit, bavullar, otobüs. Hangisine dokunacağımı bilemediğim yüzlerce yüzden birinin gerçek olması lazımdı. Bunu anlamam gerek, buna inanmam gerek. Hiç bir şey yeterli değildi, ne cesaret ne zaman. Hepsi birer hayaldi.
Hepsi birer hayaldi. Sen yoktun. İnsanın kendine yalan söylemesi ne kadar acıklı, ne kadar üzücü. Duvarları rutubetli evlerin ruhları da ekşimiş oluyor. Uyku bile nemli bir kucaklaşma gibi tiksindiriyor. Çıkıp gitsem, önce dağlara ve ağaçlara, sonra ıssız patikalardan ırmaklara ulaşsam. Kehribar tespihlerin sırrını çözsem mesela, bir sır olanlara kapı aralasam. Yalnız kalan insan hiçbir şeyden zevk alamamaya başlıyor, hep daha farklının peşinde koşuyor, koştukça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça… Ama genede asla gerçekten yalnız kalamıyor. Sen hiç bırakmıyorsun. Sen yoksun, sen ordasın.
İncinmekten korkup ona gitme. Gidenler var, artık haber alamıyoruz.
Hepsi birer hayaldi. Sen yoktun. İnsanın kendine yalan söylemesi ne kadar acıklı, ne kadar üzücü. Duvarları rutubetli evlerin ruhları da ekşimiş oluyor. Uyku bile nemli bir kucaklaşma gibi tiksindiriyor. Çıkıp gitsem, önce dağlara ve ağaçlara, sonra ıssız patikalardan ırmaklara ulaşsam. Kehribar tespihlerin sırrını çözsem mesela, bir sır olanlara kapı aralasam. Yalnız kalan insan hiçbir şeyden zevk alamamaya başlıyor, hep daha farklının peşinde koşuyor, koştukça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça… Ama genede asla gerçekten yalnız kalamıyor. Sen hiç bırakmıyorsun. Sen yoksun, sen ordasın.
İncinmekten korkup ona gitme. Gidenler var, artık haber alamıyoruz.
23.12.09
Kavganın Güncesi
Rengarenk çiçeklerle çevrilmiş iskelelerden denize dalmanın hoş bir hayal olarak kaldığı, heyecansız ve bir o kadar telaşlı, yetiştirilemeyen zamanların çoğalması, anlık bulunan boşlukların ferahlığı, geleceğin aydınlık ve karanlığı arasındaki çizginin aslında ne kadar çok değişkene sahip olduğunun bilincine varılan vakitlerde yaşamaya başladım. Bundan şikayet etmenin kocaman bir ihanetin kapısını açacağını biliyorum. O kapı hep kapalı kalmalı (ruh sağlığının gereklerine riayet etme lüzmu). Sadece biraz çaba ile tembelliğimden sıyrılabilirim. Kendime, kendim için daha çok ilgi göstersem şımarıklık yapmış olur muyum? Yok yahu olmam. O kadar olsun hakkım var sanıyorum.
Bunlarla birlikte elbette, yavaş yavaş ilerlemek sabır istiyor. Her seferinde yeniden yeni bir kural olduğunu öğreniyorsunuz. Bazen sınıra geldiğinizi düşünüp korkuyorsunuz. Yorulmak zor, çok zor. kilometrelerce koşmuş gibi, kalbinizin çarpıp dizlerinizin titremesine şahit oluyorsunuz. Ne kadar korkarsanız o kadar yorgun hissediyorsunuz. Dinlenince geçen yorgunluk gibi değil, bu sefer o kadar kolay atlatılmıyor. Usulca uzanan bir el, elinizi tutsun istiyorsunuz. Sizi çekip çıkartsın, sizin yerinize sizi kurtarsın. Ama o el uzanmıyor, uzanmayacak. Kendi başınıza ayağa kalkmayı öğrenmedikçe kimse size elini uzatmayacak. Öğrendiğiniz her şey için biraz daha ümitsizliğe kapılıyorsunuz. Giderek artan kurallarla, tecrübeyle kolaylaşması gereken hayat zorlaşıyor. Kadehlerle içiçe geçmiş sarhoşluklar etrafında bir rüya görürken uyanmak gibi zor geliyor.
Olacak, olur, endişeye mahal yok. Kimsenin hikayesi beyaz boyayla yazılmış ismi "Yakamoz" olan bir takada mutluluk ve huzurla dolu değil. Kimseye yok yere ağlamadan dik durmak mühim olan. Sefaletin belki bin türlüsünü yaşamış olanlara evet saygı duyup ama öykünmeden, ayak izlerinizin sadece ardınızda bıraktığınız yolu değil daha gideceklerinizide işaret ettiğini bilerek adım atarak, dürüst ve delikanlı gibi yaşamaklığın peşinde olmak gerek. Etrafta verilen beyhude kavgaların uzağından, göçebe kabilelerin bir gömüp pir unuttuğu hazinenin peşinden giderek, kimbilir kaç asıra yayılmış sırlarıyla akan derenin bitmez tükenmez efsunlu sularından içerek ilerlemenin hesabı bu yaptığım. Varolsun aşk ile yaşayanlar, aşk ile geceyi birbirine karıştırmayanlar. Onlardır izinden gittiğim, gideceğim.
Bunlarla birlikte elbette, yavaş yavaş ilerlemek sabır istiyor. Her seferinde yeniden yeni bir kural olduğunu öğreniyorsunuz. Bazen sınıra geldiğinizi düşünüp korkuyorsunuz. Yorulmak zor, çok zor. kilometrelerce koşmuş gibi, kalbinizin çarpıp dizlerinizin titremesine şahit oluyorsunuz. Ne kadar korkarsanız o kadar yorgun hissediyorsunuz. Dinlenince geçen yorgunluk gibi değil, bu sefer o kadar kolay atlatılmıyor. Usulca uzanan bir el, elinizi tutsun istiyorsunuz. Sizi çekip çıkartsın, sizin yerinize sizi kurtarsın. Ama o el uzanmıyor, uzanmayacak. Kendi başınıza ayağa kalkmayı öğrenmedikçe kimse size elini uzatmayacak. Öğrendiğiniz her şey için biraz daha ümitsizliğe kapılıyorsunuz. Giderek artan kurallarla, tecrübeyle kolaylaşması gereken hayat zorlaşıyor. Kadehlerle içiçe geçmiş sarhoşluklar etrafında bir rüya görürken uyanmak gibi zor geliyor.
Olacak, olur, endişeye mahal yok. Kimsenin hikayesi beyaz boyayla yazılmış ismi "Yakamoz" olan bir takada mutluluk ve huzurla dolu değil. Kimseye yok yere ağlamadan dik durmak mühim olan. Sefaletin belki bin türlüsünü yaşamış olanlara evet saygı duyup ama öykünmeden, ayak izlerinizin sadece ardınızda bıraktığınız yolu değil daha gideceklerinizide işaret ettiğini bilerek adım atarak, dürüst ve delikanlı gibi yaşamaklığın peşinde olmak gerek. Etrafta verilen beyhude kavgaların uzağından, göçebe kabilelerin bir gömüp pir unuttuğu hazinenin peşinden giderek, kimbilir kaç asıra yayılmış sırlarıyla akan derenin bitmez tükenmez efsunlu sularından içerek ilerlemenin hesabı bu yaptığım. Varolsun aşk ile yaşayanlar, aşk ile geceyi birbirine karıştırmayanlar. Onlardır izinden gittiğim, gideceğim.
11.12.09
Delilliğe Saygı
Tepemizde halka halka nefret. Bela içilmeye başlayan mahallenin delisi arnavut kaldırımlı sokağın köşesinden yalınayak çıktığında henüz daha güneşin ilk ışıkları ve soğuk yeni karşılaşmıştı. Gececi taksiler az sonra devredeceklerdi. Bir kaçı çoktan sigaralarını yakmışlardı. Bu mahallenin tadı kaçalı çok oldu. Genç bir çocuk vardı önceden. Bir sabah, bu sabah gibi soğuk bir sabah hatta, sokağın köşesinde beklerken kimsenin neden olduğunu anlamadığı o meşum anda lanet okudu. Duyanlar dehşetle irkildiler. Çocuk dimdik duruyordu. Kuşlar çatılardan aynı anda havalandılar ve bir daha geri dönmediler. Artık mahalleli her sabah bir pencereden duyulan müthiş hüzünlü bir bağlama sesi ile mutsuz hayatlarına başlıyor. Sanki gurbettelermiş ve hiç geri dönemeyeceklermiş gibi. Sanki çok sevmişler ve yarenleri bir başkasıyla çok ama çok mutlu olmuş gibi. Sanki evleri, odalarının duvarları her daim üzerlerine üzerlerine geliyormuş gibi. O mahallede gebe kalan kadınların bebekleri de nasiplerini aldı bedduadan. 1 yıl boyunca nefessiz ağladılar. Beşiklerinin salıncağı kırıldı, emziklerinin memesi çürüdü. Dertlerini ne ebe bilebildi ne hoca. Mahalleli çok çekti. Hep birlikte birbirlerine bakıp neden diye sordular, hiç cevap veremediler. Akılları erenler, derdin demini alanlar, meyhanenin meyini seçenler, karanlıkta gize bürünenler hep bir oldu gene kâr etmedi. Ettiremediler. Bir bela düşmüştü üzerlerine ya, bilemediler. Kuşkularla haber saldılar sağa sola, o çocuğun cismini tanıyan çıkar mı diye, çıkartamadılar. Neydi o lanet bu karabasanı getiren? Nedendi? Elbette başına bir kötülük gelmişti delikanlının, durduk yere olmaz dediler. Neyse diyeti ödeyelim dediler. Yeterki başımızdan kalksın bu gudubet dediler. Demedikleri kalmadı. Ne çocuk geldi, ne haberi. Çokça zaman geçti üzerinden. Pes edenler çilemiz varmış çekeriz dediler. Etmeyenler kaçtılar. Hep o mahalleli olarak kalacaklarını bilmeden kaçtılar. Son kez doya doya derin bir nefes alamadan göçenler de oldu, içlerine atıp saçlarında aklarla dağlara bakıp kalanlarda. Yeşil kuşaklarında kenarı jilet kadar keskin hançerlerle o genç çocuğu arayanlarda oldu, ne ettiysek affola diye kollarını günde beş vakit göğe kaldıranda. İç sıkıntılarının kaynağını o bedduaya bağlayıp yıllarca kaderlerine boyun eğenlerin mahallesinden kimse mutlu çıkamadı. O günden önce mutlu olup olmadıklarını bile hatırlayamadılar. Balkonlardaki cam güzellerinin, hercai menekşelerin ve sardunyaların hepsi öldüğünde mahallenin delisi yalınayak arnavut kaldırımları adımlıyordu. Hava buz gibiydi, lakin deli olmanın avantajı olsa gerek, ne üşüyor ne de herkes gibi bunalıyordu. Delilik güzel şey be diye düşündü bir an. “Koca mahalle bana kaldı baksana. Heheyt!”
17.11.09
Karanlıktan Çıkarken
Geçmişle sınırlı, adımların kadar özgür, toprakla birlik olup gitme.
Yazacaksan iyi davran, uçacaksan dostlarını unutma, şarkılara ritm tut.
Kışın işten karanlıkta çıkıp gittiğinden beri bazıları artık ondan hiç haber alamadı. Halbuki pek çok kere karanlıkta işten çıkmaktan nefret ettiğini söylemişti. Nereye gittiğini tahmin edenler, onu görmek istediklerinde yanına gittiler. Birlikte birer kahve içip sonra ayrıldılar. O hep orda kaldı. Dönmesi için bir nedeni yoktu ki, orda mutluydu. Dönerse bir daha karanlıkta işten çıkmak zorunda kalabilirdi. Bittiğini biliyordu, endişeli değildi. Küçük bir masası ve üzerinde ona gerekli olan herşey vardı. Saat, fotoğraf makinası, kalem ve yastık. Günlerin akışına alıştıkça saate de gerek kalmayacağını biliyordu ama şimdilik saat önemliydi. Kafasının içinde dönüp duran şarkı sözleriyle daha uzun süre idare edebilirdi. Bugüne kadar neden o sıkıntıların hepsine katlanmak zorunda olduğunu düşündüğünü bilmiyordu. İşte tüm yapması gereken bu kadardı. Bir masa ve üzerinde kendisine gerekli birkaç parça şey ile herşeyi geride bırakabilmişti. İçten ve samimi gülümsemesini görseniz mutlu olduğunu anlardınız.
Yıllarca lodostan nefret etmişti. Lodos demek karışıklık ve gürültü demekti. Tanrının bir güç gösterisi gibiydi. Neyi ispat etmeye çalışıyordu ki? Biraz daha alçakgönüllü olmanın kimseye zararı dokunmazdı. Ve bütün o şovdan sonra, lodostan sonra yağacak yağmurdan hemen önce, gökyüzünün o rengi, aydınlık ve karanlık arasındaki sahnenin perdesi gibiydi. Birkaç saat önce ortalıklarda hiç bulut yokken bir anda olanca kasvetleri ve yakınlıklarıyla acımasızca gökyüzünü kaplarlardı. Sinirli gözlerle havayı kontrol edip ne zaman yağacağını stresle bekler, sonra herşeyin eski haline döneceğini düşünüp kendini avuturdu. Lodosla hiçbir zaman arası düzelmedi. Kendini bu kadar önemseyen hiç birşeyi hiçbir zaman sevmemişti. Aynı hataya kendisinin düştüğünü gördüğünde ise çok geç olmadığını ümit etmekten başka yapacak bir şeyi yoktu. Hayır aslında vardı, karanlık bir iş çıkışını bahane edebilirdi pekâla.
Karanlıktan çıkmak için bekleyenler, bir adım atmaktan aciz olanlar, mutlu olduklarına inananlar, geri dönülebileceğini sanarak ilerleyenler, rüyalarınızla yetinmek zorundasınız. Hikayeler, okuyup beslenmeniz için değil birşeyler yapmanız içiniz var. Daha fazla oyalanırsanız bir rüzgar bütün sayfaları alıp götürecek. Ardından yağan yağmurda sırılsıklam ıslanacaksınız. En azından cebinize kaleminizi şimdiden koyun, çünkü yanıma geldiğinizde ihtiyacınız olacak.
Yazacaksan iyi davran, uçacaksan dostlarını unutma, şarkılara ritm tut.
Kışın işten karanlıkta çıkıp gittiğinden beri bazıları artık ondan hiç haber alamadı. Halbuki pek çok kere karanlıkta işten çıkmaktan nefret ettiğini söylemişti. Nereye gittiğini tahmin edenler, onu görmek istediklerinde yanına gittiler. Birlikte birer kahve içip sonra ayrıldılar. O hep orda kaldı. Dönmesi için bir nedeni yoktu ki, orda mutluydu. Dönerse bir daha karanlıkta işten çıkmak zorunda kalabilirdi. Bittiğini biliyordu, endişeli değildi. Küçük bir masası ve üzerinde ona gerekli olan herşey vardı. Saat, fotoğraf makinası, kalem ve yastık. Günlerin akışına alıştıkça saate de gerek kalmayacağını biliyordu ama şimdilik saat önemliydi. Kafasının içinde dönüp duran şarkı sözleriyle daha uzun süre idare edebilirdi. Bugüne kadar neden o sıkıntıların hepsine katlanmak zorunda olduğunu düşündüğünü bilmiyordu. İşte tüm yapması gereken bu kadardı. Bir masa ve üzerinde kendisine gerekli birkaç parça şey ile herşeyi geride bırakabilmişti. İçten ve samimi gülümsemesini görseniz mutlu olduğunu anlardınız.
Yıllarca lodostan nefret etmişti. Lodos demek karışıklık ve gürültü demekti. Tanrının bir güç gösterisi gibiydi. Neyi ispat etmeye çalışıyordu ki? Biraz daha alçakgönüllü olmanın kimseye zararı dokunmazdı. Ve bütün o şovdan sonra, lodostan sonra yağacak yağmurdan hemen önce, gökyüzünün o rengi, aydınlık ve karanlık arasındaki sahnenin perdesi gibiydi. Birkaç saat önce ortalıklarda hiç bulut yokken bir anda olanca kasvetleri ve yakınlıklarıyla acımasızca gökyüzünü kaplarlardı. Sinirli gözlerle havayı kontrol edip ne zaman yağacağını stresle bekler, sonra herşeyin eski haline döneceğini düşünüp kendini avuturdu. Lodosla hiçbir zaman arası düzelmedi. Kendini bu kadar önemseyen hiç birşeyi hiçbir zaman sevmemişti. Aynı hataya kendisinin düştüğünü gördüğünde ise çok geç olmadığını ümit etmekten başka yapacak bir şeyi yoktu. Hayır aslında vardı, karanlık bir iş çıkışını bahane edebilirdi pekâla.
Karanlıktan çıkmak için bekleyenler, bir adım atmaktan aciz olanlar, mutlu olduklarına inananlar, geri dönülebileceğini sanarak ilerleyenler, rüyalarınızla yetinmek zorundasınız. Hikayeler, okuyup beslenmeniz için değil birşeyler yapmanız içiniz var. Daha fazla oyalanırsanız bir rüzgar bütün sayfaları alıp götürecek. Ardından yağan yağmurda sırılsıklam ıslanacaksınız. En azından cebinize kaleminizi şimdiden koyun, çünkü yanıma geldiğinizde ihtiyacınız olacak.
24.9.09
HAYAT APARTMANI’NDA BİR KADIN VE PENCERE (1. kısım)
1.
Herşey aynı ama hiçbirşey eskisi gibi değil. Nasıl oluyor demeyin, bal gibi öyle işte. Bütün günler sanki birbirinin kopyası. Ama bir yandanda hatırladığım o eski günler gibi değil artık. Ne olduğunu anlamak zor. Örneğin, sokağımızdaki Hayat Apartmanı'na güzel bir kadın taşınmıştı. Peki bu ne zaman olmuştu? Bana sorsanız 'Bir hafta önce olmasa bile 20 gün kadar olmuştur' diye cevap verebilirdim. O güzel kadının o eve taşınalı tam 11 sene olduğunu söyleseydiniz sizinle olan samimiyetimi gözden geçirmek zorunda kalırdım. Bilirsiniz insanların beni kandırmasından hoşlanmam. Bu hiçte dostça olmazdı. O hep mahalleye yeni taşınmış gibiydi. Aslında onu gördüğüm ilk gün takvime bir işaret koymamış olsaydım, belki bende hala kendimi 16 yaşında zannederdim. Veya kimbilir belkide gerçekten 16 yaşında olurdum. Zamana bir işaret koyduğunuzda artık onun akıp gideceğini garantilemişsiniz demektir. Keşke o işareti hiç koymasaydım.
Sokağımız uzunca bir sokaktı. Kaldırımları dar, kedisi köpeği boldu. Çöp poşetleri hiç eksik olmazdı. Gri rengin her tonunu ve çocukların hemen her türlüsünü bulmak mümkündü. Arabaların kaldırımlara çıkarak sağlı sollu parketmiş olmaları bile çocukların top oynamalarını engellemezdi. Bir araba geçeceği zaman çocuklar kenarlara çekilip yol verir daha sonra kaldıkları yerden oyuna devam ederlerdi. Bakkalı, manavı, kuru temizlemecisi, terzisi, tesisatçısı, kasabı ve berberi vardı. Önceleri kadınlar için bir kuaförde açılmış ama sokağın erkekleri adamcağızı kovmaktan beter etmişler. Elbette kadın milleti saçına, süsüne düşkündür. Kuaförüde yanıbaşlarında görünce oradan çıkmaz olmuşlar. Evde yemekler geç pişmeye, ama daha önemlisi hanıma bırakılan harçlıklar erken bitmeye başlayınca olanlar olmuş. Adamın ne üçkağıtçılığı kalmış, ne namussuzluğu. Bir gece vakti pılını pırtını toplayıp zor kaçmış zavallı. Neyse, yanisi bizim sokakta yaşayan bir sokaktı ve diğer sokaklardan da pek farkı yoktu hani. Bütün neşesi ve bütün bıkkınlığıyla sıradan bir sokaktı.
Aslında 27 ve 16 arasında sadece rakam farkı var. Zaman, eğer bir apartmanın 3. katındaki dairenin penceresinden dirseklerinizle bir mindere abanmış şekilde bütün gün sokağı izliyorsanız, sadece rakamlar arasındaki farklardan ibarettir. Bunun dışında, büyüyen çocukların yerine sürekli yenileri geldiği ve sokak teyzelerinin neredeyse hiç değişmediği bir dünyada zamanın geçtiğini anlamanız için elle tutulur verilere ihtiyacınız vardır. Örneğin Hayat Apartmanı’na çok güzel bir kadın taşınmış ama sonra birgün ortadan kaybolmuş olabilir. İşte zaman o güzel kadın ortadan kaybolduktan sonra geçtiğini anladığınız şeydir. Ve zaman bir saatin tiktaklarından çok daha öte birşeye dönüşmüşse başınız fena halde belada demektir.
2.
Bir akşam canınız çok sıkılır, sokağa çıkmaya karar verir ve koltuk değnekleriyle merdiven inmeye kalkışırsanız, yıllarca çalıştırmadığınız kollarınızın ne kadar güçsüz olduğunu acı bir şekilde farkedersiniz. Elbette böyle bir farkındalığın gerçekleşmesi için öncelikle yürüyemiyor ve üstüne üstük evdende dışarı çıkmıyor olmanız gerekir. Ama bu durumu anlamak için hayalgücünüzü kullanmak sizin için daha kolay olacaktır. Yola bakmak, yoldan gelenleri, yola gidenleri, yol sayesinde sevinenleri ve üzülenleri tespit etmek işin kolay kısmı. Zor kısmı ise yola özlem duymak, yolun sonunu merak etmekte. Yolda ilerlemenin, atılan her adımın yolu biraz daha kısalttığını bilmenin verdiği hazzı -kıymet bilenler için söylüyorum- çok az şeyle değişirim.
Çocukken böyle değildim aslında. Kollarım daha genç ve daha ince gözükmesine rağmen bedenimi taşıyabilecek kuvvetteydi. Hatırlıyorumda eskiden tek başıma sokağa çıkar gezerdim. Mahallede arkadaşlarım vardı. Hiçbirisiyle kavga etmediğime göre hepsiyle hala arkadaş sayılırım. Sadece artık hiçbirisini görmüyorum. Çoğunun gidişini hatırlarım. Bu pencereden sokağın caddeyle birleştiği o uzak köşeye varıp gözden kayboluşlarına şahit olmuşumdur. Yolda ilerlemenin heyecan verici ama buruk tadıyla tanışmamda işte bu şahitlikler yüzündendir. Kendinin ilerleyemediği bir yola sadece bakabilmek, çarpıntının kederle karışmasına neden oluyor.
Bütün bu yol hikayelerini bana gösteren o büyük pencereme yaslanmanın keyfini çıkartıyorum hala. Güne başladığım, günü bitirdiğim, konuştuğum, dinlediğim, sevdiğim, sövdüğüm pencerem ve onun uçsuz bucaksız görüşüyle karışıyorum. Çerçevelerinin beyaz boyalarının çoktan kıtır kıtır koparak dökülmeye başladığı, kışın, kapalı olmasına rağmen soğuk havayı dışarda tutmayı beceremeyen, önündeki saksıya ekilen nice çiçeğin hiçbirini hiçbir zaman sevmemiş, o parlak canlı renkleri daima kıskanmış, mevsimi geçip öldüklerinde sinsice sevinmiş pencere. Minderim ile birlikte, bitmek bilmez hikayelerim, hayallerim, şarkılarım ve ümitlerimin yoldaşı. Geçen onca zamanın şahidi. Zamanımın şahidi. Zamanın ta kendisi. Belki ta kendim. Düşülecek bir yolculuğun ilk arkada bırakılacak parçası. Hiçbir yola uygun olmayan durağan manzaranın anlatıcısı. Yolun düşmanı. Kendi tezatının tezahürü.
3.
Bir apartman dairesinin penceresinden görülebilecek olanların sınırlılığına şaşırırsınız. Bu sınırları aşmak için zihninizin size sunduğu çeşitlilik karşısında ise şaşkınlığınız seviye atlar. Örneğin, uzaklardan yükselen dumanın hangi bacadan çıkıyor olduğunu bilmek size yetmez. O bacanın, aşağıya doğru uzayan borusunu hayal edip, hayal etmekle kalmayıp içine girip, üstünüz başınız isten simsiyah olmuşken dirseklerinizin yardımıyla o dar borunun içinde sürüne sürüne ilerlersiniz. Sıcak ve kömür, karanlık ve havasızlık, ter ve yorgunluk bütün çehrenizi değiştirir. Ruhunuz merak, hayal ve gerçek üçgeninde kendisine bir yol çizmeye başlamıştır. Gördüğünüz ışık nihayete ermesi gereken yolculuğunuz için bir ümittir. Işığı bilerek arkada bırakıp sonra tekrar ışık aramak, bulunca ümitlenmek aslında fazlasıyla ironik. Ancak şu anda dirseklerinizle kendini çektiğiniz daracık bir soba borusundasınız ve her tarafınız ter ve is içerisinde. Yani diyeceğim o ki, herhangi bir ironi ile uğraşmak gibi bir lüksünüz yok. Yapmanız gereken sadece devam etmek. Gördüğünüz, gördüğünüzü sandığınız ışığa doğru, ruhunuzun peşinde sürükleniyorsunuz. Artık o bacadan çıkan dumanı unuttunuz. O bacadan çıkan duman sayesinde orada bulunuyor olmanız umurunuzda bile değil. Bu yolun sonunda bir yerlerde bir sobanın üzerinde çay demleniyor olabilir. Merak ve hayal ve hayat ve düş ve gerçek ve işte nihayet bir ince belli, bol demli, tek şekerli bir çay için bütün bunlar. Rutubet kokusunun her yere sindiği bir dairenin içerisinde, koridorda, iplere asılmış yeni yıkanmış çamaşırlar başınıza değerken yürüyorsunuz. Elinizde hala sıcak çay bardağınız. Tuvaletin önünde terlikler, ışık açık, birisi yeni banyo yapmış gibi buharlar çıkıyor. Bu buharlar neye benziyor? Bir bacadan çıkan dumanlara mı benziyor? Bir zamanlar, manzaraya bakıp dalan birisi vardı, nerede o? Elindeki çay bardağıyla bir pencerenin yanında, minderine yaslanmış, uzaklara bakıyor. Herşey yerli yerinde.
Alışıldık manzaralar gibi değil. Ama olabilmeside mümkün değil zaten. Bir pencereden bakıp görebildiğiniz şeyler bu kadar sınırlıyken, yıllarca aynı şeyleri görmemi beklemeniz sizcede fazla insafsızlık olmaz mı? Ben artık kendi manzaramı kendim yaratıyorum. Bütün bu hayat, bu görüntüler, benim için birer anahtar sadece. Tek yaptığım milyonlarca varyasyona sahip düşsel bir yaşamın kıyısında oturmak. Benim için bir inşaatın çivisi ile penceresini kapatan bir kadın arasında hiç fark yok desem kızar mısınız? Ama penceresini kapatan kadın mesela, eğer Hayat apartmanında yaşıyor olsaydı belki o zaman bir farklılıktan bahsedebilirdik. O zaman pek çok şeyden bahsedebilirdik elbette. Ve o zaman, o bahisleri dinlemek için pek çok dinleyicimiz olurdu, bundan adım gibi eminim. Kim böylesi bir hikayeyi kaçırmak isterki? Düşünsenize, “Hayat Apartmanı’nda Bir Kadın ve Pencere”. Mükemmel bir birliktelik değil mi?
4.
Yağmurun ilk damlasını pencerede gördüğüm zaman dikkatlice o an sokaktan geçenleri incelemeye başlıyorum. Onları seyretmek bazen bütün manzaralardan daha çok etkiliyor beni. Çünkü onların anlatacak kederleri var. Gözlerine gece gibi çöken yorgunluklarıyla yağmuru seviyorlar. Rüzgarla kaybolmayı bekleyen sonbaharın dökülmüş yaprakları gibiler sokaklarda. Hiçbirşeye aldırış etmez gibiler. Herbirinin bir diğerinden farklı özellikleri var. Çok kısa bir an için kimisi başını gökyüzüne doğru kaldırıp ilk damlaların yüzüne gelmesini istiyor, gözlerini kapatıyor. Kimisi durduğu yerde avuçlarını açıp onlara bakıyor. Sonra hızlanıp kaçmaya çalışanlar oluyor. Yağmur şiddetini arttırınca manavın tentesinin altına saklananlar, üzerlerine su sıçramasın diye yoldan olabildiğince içeri kaçanlar, gençliklerinin verdiği arzuyla yağmurdan kaçmayıp inadına sırılsıklam olana kadar altında duranlar, bir yere yetişmek zorunda olup ıslanmak zorunda kalanlar. Hepsi izlemeye değer anlarını bilmeden benimle paylaşıyorlar.
Aslında bir paylaşımdan söz etmek pekte doğru olmayabilir. Yalnızlık üzerine iç karartıcı şeylerden bahsetmeye niyetim yok ama, yani ortada olan bir takım gerçekleride gözardı edecek değilim. Bu pencereden izlediğim, tanımadığım insanlar benim için çok önemli. Çünkü onlarla birlikteyken, bu birlikteliğin tek taraflı olmasının birliktelik kavramına aykırı olduğunu düşünmüyorum. Aramızda samimiyetsizlik veya sahtekarlık yok. Ben ne isem oyum, onlarda tek başlarına sokakta yürüyen halleriyle işte kendileri. Kimse kimseye kendini beğendirmeye çalışmıyor. Burnu akan, sinirlenen, ağlayan, kaçan, ıslanan, ıslanmaktan korkan, üşüyen, terleyen bir sürü insan. Ve dürüstler. Benim için bu çok önemli. Bunun haricinde hayat zaten her daim, her köşebaşında yalnızlığınızı yüzünüze çarpmak için fırsat kollamakta. En neşeli olduğunuz anlarda bile sadece bir anı, mutlu bir çift, güzel bir şiir veya romantik bir şarkı ile size haketmediğiniz kadar kötü davranabilir. Göğüs kafesinizde çıkartamadığınız bir ağırlık ile kalakalırsınız. Bu sıkıntının tarifini yapmak zor, en iyisi başka şeylerden bahsetmek. Çünkü yalnızlığı anlatmak istemiyorum. Çünkü yalnızlığı anlatmaya çalışmanın, aslında, kimseye bir faydası yok.
Herşey aynı ama hiçbirşey eskisi gibi değil. Nasıl oluyor demeyin, bal gibi öyle işte. Bütün günler sanki birbirinin kopyası. Ama bir yandanda hatırladığım o eski günler gibi değil artık. Ne olduğunu anlamak zor. Örneğin, sokağımızdaki Hayat Apartmanı'na güzel bir kadın taşınmıştı. Peki bu ne zaman olmuştu? Bana sorsanız 'Bir hafta önce olmasa bile 20 gün kadar olmuştur' diye cevap verebilirdim. O güzel kadının o eve taşınalı tam 11 sene olduğunu söyleseydiniz sizinle olan samimiyetimi gözden geçirmek zorunda kalırdım. Bilirsiniz insanların beni kandırmasından hoşlanmam. Bu hiçte dostça olmazdı. O hep mahalleye yeni taşınmış gibiydi. Aslında onu gördüğüm ilk gün takvime bir işaret koymamış olsaydım, belki bende hala kendimi 16 yaşında zannederdim. Veya kimbilir belkide gerçekten 16 yaşında olurdum. Zamana bir işaret koyduğunuzda artık onun akıp gideceğini garantilemişsiniz demektir. Keşke o işareti hiç koymasaydım.
Sokağımız uzunca bir sokaktı. Kaldırımları dar, kedisi köpeği boldu. Çöp poşetleri hiç eksik olmazdı. Gri rengin her tonunu ve çocukların hemen her türlüsünü bulmak mümkündü. Arabaların kaldırımlara çıkarak sağlı sollu parketmiş olmaları bile çocukların top oynamalarını engellemezdi. Bir araba geçeceği zaman çocuklar kenarlara çekilip yol verir daha sonra kaldıkları yerden oyuna devam ederlerdi. Bakkalı, manavı, kuru temizlemecisi, terzisi, tesisatçısı, kasabı ve berberi vardı. Önceleri kadınlar için bir kuaförde açılmış ama sokağın erkekleri adamcağızı kovmaktan beter etmişler. Elbette kadın milleti saçına, süsüne düşkündür. Kuaförüde yanıbaşlarında görünce oradan çıkmaz olmuşlar. Evde yemekler geç pişmeye, ama daha önemlisi hanıma bırakılan harçlıklar erken bitmeye başlayınca olanlar olmuş. Adamın ne üçkağıtçılığı kalmış, ne namussuzluğu. Bir gece vakti pılını pırtını toplayıp zor kaçmış zavallı. Neyse, yanisi bizim sokakta yaşayan bir sokaktı ve diğer sokaklardan da pek farkı yoktu hani. Bütün neşesi ve bütün bıkkınlığıyla sıradan bir sokaktı.
Aslında 27 ve 16 arasında sadece rakam farkı var. Zaman, eğer bir apartmanın 3. katındaki dairenin penceresinden dirseklerinizle bir mindere abanmış şekilde bütün gün sokağı izliyorsanız, sadece rakamlar arasındaki farklardan ibarettir. Bunun dışında, büyüyen çocukların yerine sürekli yenileri geldiği ve sokak teyzelerinin neredeyse hiç değişmediği bir dünyada zamanın geçtiğini anlamanız için elle tutulur verilere ihtiyacınız vardır. Örneğin Hayat Apartmanı’na çok güzel bir kadın taşınmış ama sonra birgün ortadan kaybolmuş olabilir. İşte zaman o güzel kadın ortadan kaybolduktan sonra geçtiğini anladığınız şeydir. Ve zaman bir saatin tiktaklarından çok daha öte birşeye dönüşmüşse başınız fena halde belada demektir.
2.
Bir akşam canınız çok sıkılır, sokağa çıkmaya karar verir ve koltuk değnekleriyle merdiven inmeye kalkışırsanız, yıllarca çalıştırmadığınız kollarınızın ne kadar güçsüz olduğunu acı bir şekilde farkedersiniz. Elbette böyle bir farkındalığın gerçekleşmesi için öncelikle yürüyemiyor ve üstüne üstük evdende dışarı çıkmıyor olmanız gerekir. Ama bu durumu anlamak için hayalgücünüzü kullanmak sizin için daha kolay olacaktır. Yola bakmak, yoldan gelenleri, yola gidenleri, yol sayesinde sevinenleri ve üzülenleri tespit etmek işin kolay kısmı. Zor kısmı ise yola özlem duymak, yolun sonunu merak etmekte. Yolda ilerlemenin, atılan her adımın yolu biraz daha kısalttığını bilmenin verdiği hazzı -kıymet bilenler için söylüyorum- çok az şeyle değişirim.
Çocukken böyle değildim aslında. Kollarım daha genç ve daha ince gözükmesine rağmen bedenimi taşıyabilecek kuvvetteydi. Hatırlıyorumda eskiden tek başıma sokağa çıkar gezerdim. Mahallede arkadaşlarım vardı. Hiçbirisiyle kavga etmediğime göre hepsiyle hala arkadaş sayılırım. Sadece artık hiçbirisini görmüyorum. Çoğunun gidişini hatırlarım. Bu pencereden sokağın caddeyle birleştiği o uzak köşeye varıp gözden kayboluşlarına şahit olmuşumdur. Yolda ilerlemenin heyecan verici ama buruk tadıyla tanışmamda işte bu şahitlikler yüzündendir. Kendinin ilerleyemediği bir yola sadece bakabilmek, çarpıntının kederle karışmasına neden oluyor.
Bütün bu yol hikayelerini bana gösteren o büyük pencereme yaslanmanın keyfini çıkartıyorum hala. Güne başladığım, günü bitirdiğim, konuştuğum, dinlediğim, sevdiğim, sövdüğüm pencerem ve onun uçsuz bucaksız görüşüyle karışıyorum. Çerçevelerinin beyaz boyalarının çoktan kıtır kıtır koparak dökülmeye başladığı, kışın, kapalı olmasına rağmen soğuk havayı dışarda tutmayı beceremeyen, önündeki saksıya ekilen nice çiçeğin hiçbirini hiçbir zaman sevmemiş, o parlak canlı renkleri daima kıskanmış, mevsimi geçip öldüklerinde sinsice sevinmiş pencere. Minderim ile birlikte, bitmek bilmez hikayelerim, hayallerim, şarkılarım ve ümitlerimin yoldaşı. Geçen onca zamanın şahidi. Zamanımın şahidi. Zamanın ta kendisi. Belki ta kendim. Düşülecek bir yolculuğun ilk arkada bırakılacak parçası. Hiçbir yola uygun olmayan durağan manzaranın anlatıcısı. Yolun düşmanı. Kendi tezatının tezahürü.
3.
Bir apartman dairesinin penceresinden görülebilecek olanların sınırlılığına şaşırırsınız. Bu sınırları aşmak için zihninizin size sunduğu çeşitlilik karşısında ise şaşkınlığınız seviye atlar. Örneğin, uzaklardan yükselen dumanın hangi bacadan çıkıyor olduğunu bilmek size yetmez. O bacanın, aşağıya doğru uzayan borusunu hayal edip, hayal etmekle kalmayıp içine girip, üstünüz başınız isten simsiyah olmuşken dirseklerinizin yardımıyla o dar borunun içinde sürüne sürüne ilerlersiniz. Sıcak ve kömür, karanlık ve havasızlık, ter ve yorgunluk bütün çehrenizi değiştirir. Ruhunuz merak, hayal ve gerçek üçgeninde kendisine bir yol çizmeye başlamıştır. Gördüğünüz ışık nihayete ermesi gereken yolculuğunuz için bir ümittir. Işığı bilerek arkada bırakıp sonra tekrar ışık aramak, bulunca ümitlenmek aslında fazlasıyla ironik. Ancak şu anda dirseklerinizle kendini çektiğiniz daracık bir soba borusundasınız ve her tarafınız ter ve is içerisinde. Yani diyeceğim o ki, herhangi bir ironi ile uğraşmak gibi bir lüksünüz yok. Yapmanız gereken sadece devam etmek. Gördüğünüz, gördüğünüzü sandığınız ışığa doğru, ruhunuzun peşinde sürükleniyorsunuz. Artık o bacadan çıkan dumanı unuttunuz. O bacadan çıkan duman sayesinde orada bulunuyor olmanız umurunuzda bile değil. Bu yolun sonunda bir yerlerde bir sobanın üzerinde çay demleniyor olabilir. Merak ve hayal ve hayat ve düş ve gerçek ve işte nihayet bir ince belli, bol demli, tek şekerli bir çay için bütün bunlar. Rutubet kokusunun her yere sindiği bir dairenin içerisinde, koridorda, iplere asılmış yeni yıkanmış çamaşırlar başınıza değerken yürüyorsunuz. Elinizde hala sıcak çay bardağınız. Tuvaletin önünde terlikler, ışık açık, birisi yeni banyo yapmış gibi buharlar çıkıyor. Bu buharlar neye benziyor? Bir bacadan çıkan dumanlara mı benziyor? Bir zamanlar, manzaraya bakıp dalan birisi vardı, nerede o? Elindeki çay bardağıyla bir pencerenin yanında, minderine yaslanmış, uzaklara bakıyor. Herşey yerli yerinde.
Alışıldık manzaralar gibi değil. Ama olabilmeside mümkün değil zaten. Bir pencereden bakıp görebildiğiniz şeyler bu kadar sınırlıyken, yıllarca aynı şeyleri görmemi beklemeniz sizcede fazla insafsızlık olmaz mı? Ben artık kendi manzaramı kendim yaratıyorum. Bütün bu hayat, bu görüntüler, benim için birer anahtar sadece. Tek yaptığım milyonlarca varyasyona sahip düşsel bir yaşamın kıyısında oturmak. Benim için bir inşaatın çivisi ile penceresini kapatan bir kadın arasında hiç fark yok desem kızar mısınız? Ama penceresini kapatan kadın mesela, eğer Hayat apartmanında yaşıyor olsaydı belki o zaman bir farklılıktan bahsedebilirdik. O zaman pek çok şeyden bahsedebilirdik elbette. Ve o zaman, o bahisleri dinlemek için pek çok dinleyicimiz olurdu, bundan adım gibi eminim. Kim böylesi bir hikayeyi kaçırmak isterki? Düşünsenize, “Hayat Apartmanı’nda Bir Kadın ve Pencere”. Mükemmel bir birliktelik değil mi?
4.
Yağmurun ilk damlasını pencerede gördüğüm zaman dikkatlice o an sokaktan geçenleri incelemeye başlıyorum. Onları seyretmek bazen bütün manzaralardan daha çok etkiliyor beni. Çünkü onların anlatacak kederleri var. Gözlerine gece gibi çöken yorgunluklarıyla yağmuru seviyorlar. Rüzgarla kaybolmayı bekleyen sonbaharın dökülmüş yaprakları gibiler sokaklarda. Hiçbirşeye aldırış etmez gibiler. Herbirinin bir diğerinden farklı özellikleri var. Çok kısa bir an için kimisi başını gökyüzüne doğru kaldırıp ilk damlaların yüzüne gelmesini istiyor, gözlerini kapatıyor. Kimisi durduğu yerde avuçlarını açıp onlara bakıyor. Sonra hızlanıp kaçmaya çalışanlar oluyor. Yağmur şiddetini arttırınca manavın tentesinin altına saklananlar, üzerlerine su sıçramasın diye yoldan olabildiğince içeri kaçanlar, gençliklerinin verdiği arzuyla yağmurdan kaçmayıp inadına sırılsıklam olana kadar altında duranlar, bir yere yetişmek zorunda olup ıslanmak zorunda kalanlar. Hepsi izlemeye değer anlarını bilmeden benimle paylaşıyorlar.
Aslında bir paylaşımdan söz etmek pekte doğru olmayabilir. Yalnızlık üzerine iç karartıcı şeylerden bahsetmeye niyetim yok ama, yani ortada olan bir takım gerçekleride gözardı edecek değilim. Bu pencereden izlediğim, tanımadığım insanlar benim için çok önemli. Çünkü onlarla birlikteyken, bu birlikteliğin tek taraflı olmasının birliktelik kavramına aykırı olduğunu düşünmüyorum. Aramızda samimiyetsizlik veya sahtekarlık yok. Ben ne isem oyum, onlarda tek başlarına sokakta yürüyen halleriyle işte kendileri. Kimse kimseye kendini beğendirmeye çalışmıyor. Burnu akan, sinirlenen, ağlayan, kaçan, ıslanan, ıslanmaktan korkan, üşüyen, terleyen bir sürü insan. Ve dürüstler. Benim için bu çok önemli. Bunun haricinde hayat zaten her daim, her köşebaşında yalnızlığınızı yüzünüze çarpmak için fırsat kollamakta. En neşeli olduğunuz anlarda bile sadece bir anı, mutlu bir çift, güzel bir şiir veya romantik bir şarkı ile size haketmediğiniz kadar kötü davranabilir. Göğüs kafesinizde çıkartamadığınız bir ağırlık ile kalakalırsınız. Bu sıkıntının tarifini yapmak zor, en iyisi başka şeylerden bahsetmek. Çünkü yalnızlığı anlatmak istemiyorum. Çünkü yalnızlığı anlatmaya çalışmanın, aslında, kimseye bir faydası yok.
6.9.09
Falcı
O kadar zor olmaması lazım. Eşyanın tabiatı bile bir takım fırsatlardan yararlanmayı bilebilirken, bütün bu kan ve can ve ruhla bezenmiş armağanın elinin tersinin bu kadar müdahil olması, herhangi bir matematiksel olasılık fonksiyonuna ters. Kaderlerin ve talihlerin yolunu değiştirebilmekle bahşedildiğimin farkında değildim. O falcı söylemese, belkide bunu bilmeden, ve muhtemelen, daha mutlu bir hayatta yaşıyor olacaktım. Ama elbette hayır. Omuzunda kara bir kargayla, tırnakları uzun kemikli ellerini o lanet kürenin üzerinde dolaştırıp duymamak için çok şeyler feda edebileceğiniz bed sesiyle konuşmak zorundaydı. Başkaları için çizilmiş hayırlı?! yolların ortasında bulunuyorsam, mutlaka o yoldan çekilirim. Çünkü benim için yazılmış olan bu. Bunun ne anlama geldiğini öğrendiğimde İstanbul’un güzel güneşli bir gününün tatlı serin bir akşamüstünden akşamına doğru yürüyordum. Anlamadığım için aklımdan çıkardığım o kehanetin manasını bir anda apaçık bir şekilde çözmüştüm. Çünkü yanımda yürüyen kişi, bilerek veya bilmeyerek, kendisi için söylenmiş kehanetten bahsetmişti. İkimiz şimdi burada anlatmanın gerekli olmadığı kısa bir öykünün kahramanlarıydık, ve diyebilirim ki, falcılarımız aynıydı. Elbette bütün o kararsızlığın bağlandığı nokta buydu. Hem kendimin hem başkalarının yollarından çekiliyordum. Bunu o veya bu şekilde mutlaka yapıyordum. Buda benim lanetimdi. Günler ve günler böyle geçecekti.
14.8.09
Alelade Bir Sefalet
Kaç çünkü korkacaksın. Dizlerin titrerken gözlerime bakamayacaksın. Söyleyebileceğin hiçbirşey seni haklı çıkarmayacak. Bin yıllık uykumdan uyandım ben, yumruklarımı sıkarak koşmaya başladım. Kaç çünkü korkacaksın. O yüksek binanın tepesinden aşağıya düşerken bağırarak şarkı söyleyeceğim. Tam senin olduğun kata geldiğimde pencereden içeri camları paramparça ederek hışımla dalacağım. Karşına geçtiğimde gözlerime bakamayacaksın. Davulların sesini duyuyor musun? Senin için çalıyorlar. Bütün gün durmadan koştum, kalbim çarpıyor artık. Bir, iki.. Nerde benim içkim? Kulaklarımdaki uğultuya hayranım. Tam midemin üzerinde soluk borumu tutan o orospu çocuğunu bulursam kollarını kesicem. Zıplamaya başladım bile. Bu sefer çok kararlıyım bak. Bu sefer durmaya niyetim yok. İçimde öyle bir şey uyandıki tekmili birden kırk millet gelse beceremezdi. Tebrikler. Tek başına becerdin. Madalyanı bir vapurun güvertesinden denize attım. Yanımda bir dangalak vardı, atlamak için hamle yaptı. Önce tutmayı düşündüm, bir herifin sefil suratına baktım, bir denize. Denize daha çok yakışacaktı. Madalyanın düştüğü yeri işaret ettim elimle, hadi koçum diye sırtına vurdum. Ama hakkını verelim gene, iyi yüzüyormuş .
Bu bugün ikinci. Ve biliyordum. Masalların masaların altında kalması gerektiğinde onları orada bırakmak en iyisi. Elimde kılıcım beyaz atımla bok kokulu bir ahırın ortasında küfür ediyorum. Etrafta ne saray var ne de… Nerde benim içkim? Yoo bu kadar kolay sakinleşmek yok. Daha kıracağım kapılar ve kilitler var. Önce kilitleri kırmakla işe başlamak lazım. Kilitleri kırdıktan sonra kapıları açmak için kırmaktan başka çarem kalmaz. Olurda yavaşlamayı düşünürsem diye bir önlem. Ve vereceğim hasarı düşünmeden. O hep yaptığım aynı yanlışı ilk kez olsun yapmadan. Sonunda kendi sefaletim içerisinde boğulmak pahasına. Nefesim tükenene kadar. Parmak uçlarıma kadar sızıdan ve acıdan bitap düşene kadar. Birisi gelip beni yerden kaldırana kadar. Ağzım burnum kan revan lan! Ama suç bende. Bundan sonra inanırsam şerefsizim. İnandığımı anlatırsam puştum. Bütün melankolik evrenin te amına koyayım. Hikayelerle anlatılan bütün o zırlaklık için binlerce lanet. Ne kadar küfretsem az. Şu koca kafamı duvarlara vursam belki aklım başıma gelir.
Bu bugün ikinci. Ve biliyordum. Masalların masaların altında kalması gerektiğinde onları orada bırakmak en iyisi. Elimde kılıcım beyaz atımla bok kokulu bir ahırın ortasında küfür ediyorum. Etrafta ne saray var ne de… Nerde benim içkim? Yoo bu kadar kolay sakinleşmek yok. Daha kıracağım kapılar ve kilitler var. Önce kilitleri kırmakla işe başlamak lazım. Kilitleri kırdıktan sonra kapıları açmak için kırmaktan başka çarem kalmaz. Olurda yavaşlamayı düşünürsem diye bir önlem. Ve vereceğim hasarı düşünmeden. O hep yaptığım aynı yanlışı ilk kez olsun yapmadan. Sonunda kendi sefaletim içerisinde boğulmak pahasına. Nefesim tükenene kadar. Parmak uçlarıma kadar sızıdan ve acıdan bitap düşene kadar. Birisi gelip beni yerden kaldırana kadar. Ağzım burnum kan revan lan! Ama suç bende. Bundan sonra inanırsam şerefsizim. İnandığımı anlatırsam puştum. Bütün melankolik evrenin te amına koyayım. Hikayelerle anlatılan bütün o zırlaklık için binlerce lanet. Ne kadar küfretsem az. Şu koca kafamı duvarlara vursam belki aklım başıma gelir.
9.7.09
Kış Şehirleri 2
Kış şehirlerinde tüketilen senelerin hatıraları umulmadık bir zaman penceresinden gülümsüyor. Eski anılarımı, kanepenin arkasına düşüp çoktan yitmiş tozlu bir haldeyken bulup çıkartıyor. O soğuğu tekrar hissetmem için bir pencere daha açıyor. Kış şehirleri, kuru ayazı ve lanet rüzgarıyla başımı döndürüyor. Fırsatların kaçırılması için verilmiş izinler, korkaklık mı cesaret mi, dürüstlük mü, delikanlılık mı, aşk mı hayal mi. O gece otobüste yapılmayan bir konuşmayla tarihim değişiyor. O otobüsten inerdim biliyor musun, gerçekten inerdim. Sesini duymam yeterdi. Pırıl pırıl saçlarına sarılırdım, beraberce ağlardık. Yıllar geçti ve ben hep bunu merak ettim. O allahın belası gibi sevdiğim şehrin, terk etmeden küfür ettiğim, kıskanmadan özlediğim, yollarında üşüyerek büyüdüğüm şehrin çıkışında gelmeyen bir telefondun hep. Kanepenin arkasındaki tozlanmış anıların en dibinde hep o belki var. Gündüz hayalim, gece ümidim birbine girerken, yokluğun sefaletim, varlığın ilk serin su yudumumdu. Ben ne çektiysem bu kış şehirlerinde çektim. Halbuki sen ne kadar güzel gülüyordun. Açık gözlerimle bembeyaz karların körlüğünde yuvarlanırken, hiç sebebi yokken sana bakabiliyordum. Hırkanı ödünç alabiliyordum. Seçip üç tane kitap getirdiğimde bakakalıyorduk. Ben okurken sen inanıyordun. Bulutların kaşifi ben değildim ama, seninle birlikteyken bir yerlerde bir çocuk gökyüzüne bakıp beni gösteriyordu biliyordum. Ve sen hala ne kadar güzel gülüyordun.
Geçenin zaman olduğunun anlaşılması, geri dönemediğimiz bütün o yolların sonunda kış şehirlerinin kederli bekleyişi ve vakitlice izin istediğimiz dostluğumuzun lacivert kuşanmış hallerimizle sona ermesi, ortada anlatılmaya değer bir hikaye olduğuna işaret ediyor. Ben bu hikayenin neresindeyim, sen hala o kitapları okuyor musun bilmiyorum. Sadece , en sonunda, sanırım, artık başka bir kış şehrine gitmemeye karar verdim. Göremediğim dallara tutunarak buraya kadar geldim. Mor telleri olan kafeslerin arasından sıyrılıp ateş yutan aslanların ininden geçtim. Şelalelerin sesinden sağır olup turnalarla uzaklara göç ettim. Sakallarımı göğsüme kadar uzatıp çıplak ayaklı dilencilerle seviştim. Buralara kadar geldim. Artık, arada sırada, geriye dönüp bakıyorum. Uzaklardan bir ses duyar gibi oluyorum ama çıkartamıyorum. Karanlığın içinde bana benzeyen birisi gibi sanki. Ve karşısında bir kız oturmuş dinliyor. Çok karanlık, çok soğuk. Tam seçemiyorum. Seslensem duyarlar mı? Seneler öncesinden hatırlamam gereken birşeyler varmış gibi. O çocuk ben miyim, o kız sen misin? Hala o kanepede oturmuş benim okuduklarımı mı dinliyorsun? Lütfen öyle olsun. Öyle kalmış olalım. Orda kalmış olalım.
Ahmet abi, sen de bağışla…
Geçenin zaman olduğunun anlaşılması, geri dönemediğimiz bütün o yolların sonunda kış şehirlerinin kederli bekleyişi ve vakitlice izin istediğimiz dostluğumuzun lacivert kuşanmış hallerimizle sona ermesi, ortada anlatılmaya değer bir hikaye olduğuna işaret ediyor. Ben bu hikayenin neresindeyim, sen hala o kitapları okuyor musun bilmiyorum. Sadece , en sonunda, sanırım, artık başka bir kış şehrine gitmemeye karar verdim. Göremediğim dallara tutunarak buraya kadar geldim. Mor telleri olan kafeslerin arasından sıyrılıp ateş yutan aslanların ininden geçtim. Şelalelerin sesinden sağır olup turnalarla uzaklara göç ettim. Sakallarımı göğsüme kadar uzatıp çıplak ayaklı dilencilerle seviştim. Buralara kadar geldim. Artık, arada sırada, geriye dönüp bakıyorum. Uzaklardan bir ses duyar gibi oluyorum ama çıkartamıyorum. Karanlığın içinde bana benzeyen birisi gibi sanki. Ve karşısında bir kız oturmuş dinliyor. Çok karanlık, çok soğuk. Tam seçemiyorum. Seslensem duyarlar mı? Seneler öncesinden hatırlamam gereken birşeyler varmış gibi. O çocuk ben miyim, o kız sen misin? Hala o kanepede oturmuş benim okuduklarımı mı dinliyorsun? Lütfen öyle olsun. Öyle kalmış olalım. Orda kalmış olalım.
Ahmet abi, sen de bağışla…
24.6.09
Kış Şehirleri
Soğuk olduğunu hissettirmek için elinden geleni yapan şehirde bir sefer hariç hep kış ayıydı bütün hatıralarım. Gri, sis ve kazak kelimelerinin bolca kullanıldığı onlarca hikayeden biri. Yollar ve kaldırımların eksik olmadığı o günlerin sapsarı bir hayalden öteye gitmeyeceğini bilmek yeterli değildi. Şövalye değildim ama sonunu sinsice merak ettiğim için kestirip atmaktan korkuyordum. Her seferinde gidip, her seferinde bir başka mide ağrısıyla ayrılıyordum. Ellerimle tutunabilmeyi umuyordum, ellerimi hiç uzatmıyordum. Turnalarla ilgili garip takıntılarımı kimseyle paylaşmadan kağıtların üzerine yazdığım zamanların hemen sonrasında seyahatlerimin mecburi duraklarından birisi olan o soğuk şehirde bırakmam gereken birşeyler vardı, bıraktım. Kimseyle paylaşmadan tek başıma verdiğim kararlardan bir tanesi dahaydı. Sıkıntıların yeteri kadar uzun sürecek olması sorun değildi ama bazı şeyleri göğüslerken yalnız olmak yardımcı olmuyor. Çorak dağların tepelerine bakarken içilen sigaraların, melankolik bir şarkının, telefon kulübesi sırasının ve bir cumartesi günü postane kapısının birer kareyle zihnime işlenmiş olduğu gerçeğini kabullenmek zorundayım. Ve nihayet bilinene doğru ilerlerken ne düşündüğümü ise hiç hatırlamıyorum. Sadece o şehirde güneşli bir güne ait tek hatıramın, caddelerde beklerken çoktan kaybolmuş, kaybedilmiş, kaybettiğim, kayıp bir mutluluk rüyası olduğunu biliyorum. Masadan kalkan ben hiç gereği yokken biraz daha büyümüştüm artık. Elbette geriye dönmenin mümkün olmadığı zamanlar için üzülmenin anlamı yok. Belkiler için fazla vakit kaybettik. Ama, ama mutlu bir kalp çarpıntısı için genede güzeldi demek fazla mı acıklı olur? Ne olursa olsun. Öğretmenin acımasızsa, öğrenmenin çok fazla tatsız yolu var. Bazı yollar insanı soğuk bir şehrin kaldırımlarında uyandırırken, bazıları başka bir şehrin bir ara sokağında karanlık bir akşam elinde bira kutusuyla virane bir apartman dibinde…
Neyse… pek çok şey söylendi. Belki pek çoğu gereksizdi. Bekleyenlere dair ümitlerin olduğu bir dünya özlemi, diğerlerine haksızlık olmaz mı? Hak demişken, hakeden, edilen, etmeyen hep beraber rengarenk bir deliliğin çevresinde dönmekten bıkmıyoruz. Ama biz burda şenliklerimizi kocaman bir direğe bağladığımız kurdelalarımızla kutlamıyoruz. Dönerken arkamızda bıraktığımız izleri takip edenlerin kızgınlıklarını umursamıyoruz. Hepimiz o kış şehirlerinde üşüyoruz. Eğlencemizde üşüyor sefaletimizde. Ayakta ne kadar dik durursak o kadar adam oluyoruz. Ve o kış şehirlerinde mutluyuz. Ben o kış şehrine sadece bir kere yazın gittim. Ardımda bıraktığım gözyaşları sonbaharı getirdi.
Neyse… pek çok şey söylendi. Belki pek çoğu gereksizdi. Bekleyenlere dair ümitlerin olduğu bir dünya özlemi, diğerlerine haksızlık olmaz mı? Hak demişken, hakeden, edilen, etmeyen hep beraber rengarenk bir deliliğin çevresinde dönmekten bıkmıyoruz. Ama biz burda şenliklerimizi kocaman bir direğe bağladığımız kurdelalarımızla kutlamıyoruz. Dönerken arkamızda bıraktığımız izleri takip edenlerin kızgınlıklarını umursamıyoruz. Hepimiz o kış şehirlerinde üşüyoruz. Eğlencemizde üşüyor sefaletimizde. Ayakta ne kadar dik durursak o kadar adam oluyoruz. Ve o kış şehirlerinde mutluyuz. Ben o kış şehrine sadece bir kere yazın gittim. Ardımda bıraktığım gözyaşları sonbaharı getirdi.
8.6.09
Gideceksiniz
Herşeyin güzel bir gülümsemeyle hallolabileceği zamanların peşinde koşan küçük küçük insanlar. Pıt pıt sekerek bir odadan bir odaya geçerken arkasında bıraktıklarını umursamayan, iyi ki, minik mırıltılarla dertlerini sessizce anlatmaya çalışanlar ve diğerleri. Peşlerinde ömürlerce koşulabilecek olanlar onlardır. Yetebildiği kadarını onlara ve kalanları martılara atarsak memnun bir hayatın kucağında uyanabiliriz. Araya kocaman bir boşluk girse bile mutlaka bir gün bir bardak çay içerken aklımıza düşecek olanlar gene onlardır. Sessizlikleri ve nezaketleriyle, hiç tanışmadığımız halde aşık olduğumuz onlardır. Bütün gün çalışıp, akşamın karanlığını derin bir nefesle içimize çektiğimizde, o gün artık vicdanen tamamen rahat olduğumuzda, yarına kadar mutlu iken yani, yanına gitmek isteyeceğimiz onlardır. Biz eve giderken, odamızın sessizliğine mahkum ve gönüllüyken, arada işte, çok değil ama bazen iç geçirdiğimiz bir an olduğunda, geçen içlerin ilacı onların elindedir. Kağıtlar, telefonlar, bilgisayar, kalem, para, gözlük ve bütün bu karışıklığın her yerinde hissedilen eksiklik, o, yaşadığımız hayatın gerçek bir parçası olmadığı için, sanrı olmaktan öteye gidemiyor. Eksikliği bile hayal olan bir hayal. Olmayan eksikliğe duyulan özlemin rüyasını gören şaşkınların şahı, elbette önyargılarıyla mutlu koskocaman bir kahkaha! Çığlıkları için kulaklarınızı tıkayınız. Çünkü en derin sessizliğinizi paylaşmaya geliyor. Cebinde onlardan bir tutam var ve dağınık masalarınızın bir köşesine bırakmaya kararlı. Güne başlarken hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını anlayacaksınız. Az önce rüyanızda gördüğünüz ve mutluluğunuzu gerçek kılan o şimdi yanıbaşınızda olan. Kapanan gözkapaklarınızı hafifleten, uykulu zihninizi kafein etkisiyle harekete geçiren, parmaklarınızı tıkır tıkır çalıştıran ve –inanılır gibi değil belki ama- bütün bunları hiç müzik olmadan yapan başka hiçbirşey yok. Artık dışarıdaki oksijenin tazeliği bile size yetmiyor. Ölmekte olan bir sineğin çırpınışları gibi vızıldayarak pencere kenarında kısılıp kalmak istemiyorsunuz. Kahkahalar size memnuniyetle o pencereyi açacak, ve dışarı o mükemmel kaçışınızı planlayacak. Koşar adım, uçar kanat, dörtnal gidecek gidecek gidecek gideceksiniz….
2.4.09
Ara
Bir an, soytarıların gözlerindeki neşeyle, ve göremediğimiz dertleriyle, zamanın suretinden sıyrılabiliriz. Bir an, sessizce, öylece, durup karşımızdaki gerçekliğin ardında bir rüyaya uzanabiliriz. Her yanımıza birbiri ardına düşen saksılardan dağılan hercai mavilerin ayrılık tiradlarına kulaklarımızı tıkarız. Yarattığımızın karanlık bir ilüzyondan ibaret olduğunu varsayarız. Oturduğumuz karanlık odanın içerisinde kendimizi bekleriz. Öylece bekleriz. Gelecek miyiz? Gelirsek iyi olur diye düşünürüz. Müzik hakkında düşünürsek biraz ilerleyebileceğimizi farkederiz sonra. Ne de olsa onun geçtiği yollardan daha önce geçmişizdir.
Bu an, handiyse fenalıkların bedenimizi ele geçireceği bir kaçışın başlangıcı olabilir. İnlediğimizi duyurmadan, tek başımıza, sessizce bize ait o zamana ihtiyacımız var. Herkesin o ana ihtiyacı var. O an ruhumuzu dengeler. O an ruhumuz için bir penceredir. Hücreden önceki son çıkış.
Keyif ve kederin birbirine girdiği bütün o bekleyiş boyunca yürümeye başlarız. Hiç yorulmadığımızı hissettiğimiz yalnız yürüyüşlerimiz boyunca, notaların arasına toprakların karıştığı, maceraperest bir gülümsemenin umut ışığı olduğu, yaşanmayacak diyalogların tekrarlandığı, tekrara alınmış şarkıların eşlik ettiği, esrarengiz fikirlerin filizlendiği, serin havanın bizi üşütmediği, kimsesiz sokakların sahibi olduğumuz yürüyüşler boyunca yani, o anların şahidi, yaralarımıza sürdüğümüz bir merhem gibi, derin bir nefes alır gibi, farkında olmadan çaldığımız hüzünlü bir ıslık gibi, yarın kaldığımız yerden devam edeceğimiz hayata verdiğimiz mola gibi, o an ruhumuzun dengelendiği bir ayin gibidir herşey.
Ve yarım kalan bir yazı, belkide bahar geldiği için...
Bu an, handiyse fenalıkların bedenimizi ele geçireceği bir kaçışın başlangıcı olabilir. İnlediğimizi duyurmadan, tek başımıza, sessizce bize ait o zamana ihtiyacımız var. Herkesin o ana ihtiyacı var. O an ruhumuzu dengeler. O an ruhumuz için bir penceredir. Hücreden önceki son çıkış.
Keyif ve kederin birbirine girdiği bütün o bekleyiş boyunca yürümeye başlarız. Hiç yorulmadığımızı hissettiğimiz yalnız yürüyüşlerimiz boyunca, notaların arasına toprakların karıştığı, maceraperest bir gülümsemenin umut ışığı olduğu, yaşanmayacak diyalogların tekrarlandığı, tekrara alınmış şarkıların eşlik ettiği, esrarengiz fikirlerin filizlendiği, serin havanın bizi üşütmediği, kimsesiz sokakların sahibi olduğumuz yürüyüşler boyunca yani, o anların şahidi, yaralarımıza sürdüğümüz bir merhem gibi, derin bir nefes alır gibi, farkında olmadan çaldığımız hüzünlü bir ıslık gibi, yarın kaldığımız yerden devam edeceğimiz hayata verdiğimiz mola gibi, o an ruhumuzun dengelendiği bir ayin gibidir herşey.
Ve yarım kalan bir yazı, belkide bahar geldiği için...
5.2.09
Hayat ve Yarış
Hayatın yarışla olan ilişkisini, artık kendisine bir fayda sağlamayacak olsa bile, bir apartmanın çatısından aşağıya doğru düşmekte olan güvercin boku anlıyordu. Aynı güvercin boku rüzgarın, hızın, pencere camlarından yansıyan aksinin keyfini çıkartıyor ve nihayet düşmekten yana bir sıkıntısı olmadığına ve aslında tam aksine düşmekten gayet memnun olduğuna karar veriyordu. Hayat ve yarış, gezegende varolan bilinç sınırlarının uzağında bir yerlerde, gizli iki sevgiliydiler. Canlılar, ellerinde olmadan yaşadıklarının ve farkında olmadan yarıştıklarının yarı bilinçsizliğinde varlıklarını sürdürüyor, bazende çatılardan aşağı düşüyorlardı.
Hayat ve yarış arasındaki bu büyük aşkı, tam olarak 1648 yılının şubat ayında Erzurum’da, kafasının üzerindeki bir tutam beyaz tüy dışında bütünüyle siyah olan ve büyük bir talihsizlik eseri karşı çatıya atlamaya çalışırken donan kedi çözmüştü. Kedi, birazda şansıyla öğrendiği bu büyük sırrı kediler konseyinde anlatmak üzere yola koyulması gerektiğini hemen kavrayarak yola çıkmıştı. Havanın soğukluğuna karşı acele etmesi gerektiğini biliyor, hayatına karşı vereceği yarışı kazanacağını ümit ediyordu. Bu ümidi varış noktasına 3 ev kala hala koruyordu aslında. Patilerini hareket ettiremediğini idrak ettiği ilk anlarda bile ümidi devam ediyordu. Ta ki isminin Murat olduğunu kimsenin bilmediği çocuk, parmağıyla işaret edip “bak Çelebi, kedi çatıda donmuş” diyene kadar. O çocuğun eline bir taş alıp donan kediye atması ve başını gövdesinden narin bir çıt sesiyle ayırması ise anlatıp anlatmamakta tereddüt yaşayacağımız bir ayrıntıdır.
Tarih, bir daha bahsi geçen aşk hakkında herhangi bir canlıya ait bir bilgi kırıntısı olduğundan bahsetmez. Ve nihayet kadim zamanlara dayanan bu birliktelik hala devam eder. Anlatılanlara göre, tanıştıktan sonra yarışmanın cazibesi hayatı öylesine etkilemişki, biz farkında bile olmadan hayatımız kendisini her türlü yarışmanın ortasına tereddütsüz atmaya başlamış. Otobüsün camından dışarı bakan bir çocuk kendilerini geçen her arabada biraz daha üzülüyor, yavaş giden kamyonları geçerkende kamyonun şoförünün yüzüne muzaffer bir edayla gülümsüyorsa, işte bu elbette bizim için çok yerinde bir örnektir. Yaşantılarımız artık hayatın ve yarışın yatak odaları gibi. Birbirlerini özlediklerinde bir yerlerimizde sevişiyorlar. Bu sıkıntı, bu ter işte ondan. Kaplumbağayı bitişe tavşandan önce getirebilirler. Sınır tanımıyorlar. Omuzlarımızdaki yük, şehvetlerinin dozu arttıkça artıyor. Aslında aşkları büyüdükçe mahvoluyoruz. Yarışma, istiyor, daha istiyor, durmaya niyeti yok.
Hayat ve yarış arasındaki bu büyük aşkı, tam olarak 1648 yılının şubat ayında Erzurum’da, kafasının üzerindeki bir tutam beyaz tüy dışında bütünüyle siyah olan ve büyük bir talihsizlik eseri karşı çatıya atlamaya çalışırken donan kedi çözmüştü. Kedi, birazda şansıyla öğrendiği bu büyük sırrı kediler konseyinde anlatmak üzere yola koyulması gerektiğini hemen kavrayarak yola çıkmıştı. Havanın soğukluğuna karşı acele etmesi gerektiğini biliyor, hayatına karşı vereceği yarışı kazanacağını ümit ediyordu. Bu ümidi varış noktasına 3 ev kala hala koruyordu aslında. Patilerini hareket ettiremediğini idrak ettiği ilk anlarda bile ümidi devam ediyordu. Ta ki isminin Murat olduğunu kimsenin bilmediği çocuk, parmağıyla işaret edip “bak Çelebi, kedi çatıda donmuş” diyene kadar. O çocuğun eline bir taş alıp donan kediye atması ve başını gövdesinden narin bir çıt sesiyle ayırması ise anlatıp anlatmamakta tereddüt yaşayacağımız bir ayrıntıdır.
Tarih, bir daha bahsi geçen aşk hakkında herhangi bir canlıya ait bir bilgi kırıntısı olduğundan bahsetmez. Ve nihayet kadim zamanlara dayanan bu birliktelik hala devam eder. Anlatılanlara göre, tanıştıktan sonra yarışmanın cazibesi hayatı öylesine etkilemişki, biz farkında bile olmadan hayatımız kendisini her türlü yarışmanın ortasına tereddütsüz atmaya başlamış. Otobüsün camından dışarı bakan bir çocuk kendilerini geçen her arabada biraz daha üzülüyor, yavaş giden kamyonları geçerkende kamyonun şoförünün yüzüne muzaffer bir edayla gülümsüyorsa, işte bu elbette bizim için çok yerinde bir örnektir. Yaşantılarımız artık hayatın ve yarışın yatak odaları gibi. Birbirlerini özlediklerinde bir yerlerimizde sevişiyorlar. Bu sıkıntı, bu ter işte ondan. Kaplumbağayı bitişe tavşandan önce getirebilirler. Sınır tanımıyorlar. Omuzlarımızdaki yük, şehvetlerinin dozu arttıkça artıyor. Aslında aşkları büyüdükçe mahvoluyoruz. Yarışma, istiyor, daha istiyor, durmaya niyeti yok.
27.1.09
ömürlerdik
ipek kravatlı zerafetler eşliğinde
hep bizdik o kırılan.
benzersiz mutluluklarımız kayıp,
yastıkta başlayan ve son bulan
dalıp dalıp kaybolan ömürlerdik
mavi gökyüzünün altında keder
üstünde beyazı çalınmış hilal
tüm yorgunluğun oksijen olduğu zaman
çalarak aslına varan
varolan
korkak keman ömürlerdik.
hep bizdik o kırılan.
benzersiz mutluluklarımız kayıp,
yastıkta başlayan ve son bulan
dalıp dalıp kaybolan ömürlerdik
mavi gökyüzünün altında keder
üstünde beyazı çalınmış hilal
tüm yorgunluğun oksijen olduğu zaman
çalarak aslına varan
varolan
korkak keman ömürlerdik.
21.1.09
Kapılar ardına
Kapalı kapılar ardında kısa bir hikaye anlatıldı;
Gürültülü kahkahalar ve tüketilen envaiçeşit alkolün birbirine karışmasıyla ortaya çıkan hengame başedilir gibi değildi. Kısa boylu, güzel sesli, kıvırcık saçları olan bir kız çocuğu masalara içki taşır ve terbiye sınırlarını zorlayanlardan nazikçe uzaklaşırken, nereden geldiği belli olmayan bir fısıltı duydu;
Bin cevapsız sorular sordum,
Sen, dilindeki şarapla mayhoş.
Ellerim kıvılcım gözlü ateş,
Yekpare gülistan, kırmızıyla sarhoş.
Hızlıca etrafa bakınsa da alışık olmadığı güzellikteki bu sözlerin kimden geldiğini tam anlayamadı. Elindeki boş tepsiye baktı, üzerinde içkilerden dökülmüş birkaç damla vardı. Damlalar biryere gitmek istiyor gibiydiler. Kapıdan şimdi, şu anda işte çıksa, kendisini affettirene kadar koşsa, şarkılar söyleyerek efsanevi mutluluk arayışını başlatsa.
Hayır. O kapıdan çıkmasına gerek yok. Ütopik hayallerinizle herşeyi ve herkesi birbirine katmaya bayılıyorsunuz zaten. Efsanevi mutluluk arayışıymış. O kız kapıdan çıkar çıkmaz soğuktan donup içeri döner. Hangi şarkı, hangi mutluluk? Bu süslü fikirlerinizi kendinize saklayın. Sizin, kendinizin bile inanmadığı o dahiyane önerileriniz yüzünden heba olan hayatları toparlamakla geçti hayatım.
Anlamıyorsun. Kapıdan çıkmak bir metafor sadece. İstediğimiz şeyin gerçekten soğukta koşarak şarkı söylemesi olduğunu mu sanıyorsun? Ah küçüğüm, ne kadar safsın. Sıkıştığı hayattan dışarı bakabilmesi için kalbine bir ümit yerleştirmeye çalışıyoruz hepsi bu. Yoksa elinde tuttuğu tepsinin üzerindeki damlalar gibi eninde sonunda yere düşecek. Onun sadece biraz cesarete ihtiyacı var. Sonra, sonra kendisiyle gurur duyacak.
Sanıyorum artık saçmalamanın doruklarında geziniyorsunuz. Bana metaforun ne olduğunu öğretmeye çalıştığına gerçekten inanamıyorum. Kapıdan dışarı çıkarsa üşüyecek derken asıl ben..... Ohooo......Boşversenize. Daha öncede oldu, daha öncede denediniz.Pek çoklarını kandırdınızda. Ben her sabah o "kendisiyle gurur duyanlar"ın gözyaşlarıyla duş alıyorum. Arkanızda bıraktığınız enkazın közleriyle sigaramı tutuşturup, hala konuşabilen çok azının yaktığı ağıtlarla saklambaç oynuyorum. Şimdide bu küçük kız ha?
Bu hararetli tartışmalar sürerken kısa boylu, güzel sesli, kıvırcık saçlı kız çocuğu tepsisine birkaç köpüklü bira daha koymuştu. Kimsenin farketmediği şey ise, merdivenlerin trabzanına dayanmış birisinin neredeyse fısıltıyla söylediği şu sözlerdi;
Karşında sükût namümkün,
Güneş ancak gülersen doğacak.
Kavuşmak hayal, biçare beden,
Kavrulup gitse belki ihya olacak.
Arkalardan birisi "Hey, içkiler nerde kaldı?" diye bağırdı.
Gürültülü kahkahalar ve tüketilen envaiçeşit alkolün birbirine karışmasıyla ortaya çıkan hengame başedilir gibi değildi. Kısa boylu, güzel sesli, kıvırcık saçları olan bir kız çocuğu masalara içki taşır ve terbiye sınırlarını zorlayanlardan nazikçe uzaklaşırken, nereden geldiği belli olmayan bir fısıltı duydu;
Bin cevapsız sorular sordum,
Sen, dilindeki şarapla mayhoş.
Ellerim kıvılcım gözlü ateş,
Yekpare gülistan, kırmızıyla sarhoş.
Hızlıca etrafa bakınsa da alışık olmadığı güzellikteki bu sözlerin kimden geldiğini tam anlayamadı. Elindeki boş tepsiye baktı, üzerinde içkilerden dökülmüş birkaç damla vardı. Damlalar biryere gitmek istiyor gibiydiler. Kapıdan şimdi, şu anda işte çıksa, kendisini affettirene kadar koşsa, şarkılar söyleyerek efsanevi mutluluk arayışını başlatsa.
Hayır. O kapıdan çıkmasına gerek yok. Ütopik hayallerinizle herşeyi ve herkesi birbirine katmaya bayılıyorsunuz zaten. Efsanevi mutluluk arayışıymış. O kız kapıdan çıkar çıkmaz soğuktan donup içeri döner. Hangi şarkı, hangi mutluluk? Bu süslü fikirlerinizi kendinize saklayın. Sizin, kendinizin bile inanmadığı o dahiyane önerileriniz yüzünden heba olan hayatları toparlamakla geçti hayatım.
Anlamıyorsun. Kapıdan çıkmak bir metafor sadece. İstediğimiz şeyin gerçekten soğukta koşarak şarkı söylemesi olduğunu mu sanıyorsun? Ah küçüğüm, ne kadar safsın. Sıkıştığı hayattan dışarı bakabilmesi için kalbine bir ümit yerleştirmeye çalışıyoruz hepsi bu. Yoksa elinde tuttuğu tepsinin üzerindeki damlalar gibi eninde sonunda yere düşecek. Onun sadece biraz cesarete ihtiyacı var. Sonra, sonra kendisiyle gurur duyacak.
Sanıyorum artık saçmalamanın doruklarında geziniyorsunuz. Bana metaforun ne olduğunu öğretmeye çalıştığına gerçekten inanamıyorum. Kapıdan dışarı çıkarsa üşüyecek derken asıl ben..... Ohooo......Boşversenize. Daha öncede oldu, daha öncede denediniz.Pek çoklarını kandırdınızda. Ben her sabah o "kendisiyle gurur duyanlar"ın gözyaşlarıyla duş alıyorum. Arkanızda bıraktığınız enkazın közleriyle sigaramı tutuşturup, hala konuşabilen çok azının yaktığı ağıtlarla saklambaç oynuyorum. Şimdide bu küçük kız ha?
Bu hararetli tartışmalar sürerken kısa boylu, güzel sesli, kıvırcık saçlı kız çocuğu tepsisine birkaç köpüklü bira daha koymuştu. Kimsenin farketmediği şey ise, merdivenlerin trabzanına dayanmış birisinin neredeyse fısıltıyla söylediği şu sözlerdi;
Karşında sükût namümkün,
Güneş ancak gülersen doğacak.
Kavuşmak hayal, biçare beden,
Kavrulup gitse belki ihya olacak.
Arkalardan birisi "Hey, içkiler nerde kaldı?" diye bağırdı.
13.1.09
Kuşlar
Bilge bir deli geldi ve “Kuşlar” diye haykırdı. “Kış ortasında ne kuşu babalık, sadece karga” diyecek oldum, asasıyla bacak kemiklerimi kırdı. Sürüne sürüne bir evin bahçesine ulaştım, tahta kapıyı itekleyerek içeri girdim. Ortada bir sandalye gördüm, kendimi üzerine çekerek çıkarttım. Etrafta ekili sebzeler ve evin çatısında kargalar vardı. Uzaktan bana bakıp bir korkuluk olup olmadığımı tartışıyorlardı. Sonra bir korkuluk olduğuma karar verdiler ve korkusuzca sebzelere doğru uçarak geldiler. Kıpırdayacak halim yoktu. Korkuluk olmuştum. Orada ne kadar kaldım bilmiyorum, ayak sesleriyle uyandım. Elinde asasıyla o bilge deli geliyordu. Kargalar kaçtılar. Bahçeye girdi, bana baktı, “Kuşlar” diye haykırarak eve girdi.
Şeker isteyen?
Kahverengi masamın ortasındaki boşluk giderek bir girdaba mı benzedi? Masamın kenarında saçları örgülü bir bebek duruyor. Bazen onunla konuşuyorum. Nefes nefese, heyecanlı, hızlı hızlı birşeyler anlatıyor. Lafını kesmekten korkuyorum, dikkatle dinlemeye çalışıyorum. Biraz yorulup gözlerime bakıyor. Gözlerimi kaçırırsam birdaha benimle konuşmayacak.
Beyaz duvarlarımın ortasındaki resim giderek geçmişe benzemeye başladı. Kıpkırmızı, küçücük, mutlu bir şehirde zıplayan çocuklar bana nispet yapmaya başladı. Geri geri gelirken çarpa çarpa üzülmemeyi öğrenmek giderek daha zor bir hale gelmeye başladı. Geçmişimde zıplayan çocuklara çarpmamak için şarkı dinlemeyi bırakalı, günler daha uzun gelmeye başladı.
Bazen, zihnimde yalnızlık demleniyor. Birer çay koyuyoruz fincanlara, salonda çok güzel sohbetler, çok güzel dostlar. Bolca kahkaha, kederden epey uzak bir masal gibi. Verilen sözlerle söylenen yalanlar birbirine ne kadar çok benziyor değil mi? Evet. Kalkabilir miyiz? Belki. İşimiz bitti mi? Sanmam. Hatıraların ağırlığını kaldırıp kalkalım. Fincanlarınızı alayım, yalnızlık demlenmiştir. Şeker isteyen?
Küçücük adımlarımızla koskoca bir hayat karşısında ne kadar şansımız var yahu. Delilik bu yaptığımız. Ama sekerek gidersek belki hayatı şaşırtıp yırtabiliriz. Ardımızda sadece tek bir ayak izi bırakırsak belki peşimizi bırakır. Bırakmazsa, bir müddet sonra mutlaka, bir müddetliğine de olsa koyboluruz. İşte o kayboluşun sonunda kendimizi kahverengi bir masada geldiğimiz yere bakarken buluruz. Duyulmayan konuşmalarla özlem duyulan çocuklar karşısında yalnızızdır.
Mutlu olmak varken demiş şair, geceler geldi dayandı kapımıza. Aşkolsun. Hamdolsun.
Beyaz duvarlarımın ortasındaki resim giderek geçmişe benzemeye başladı. Kıpkırmızı, küçücük, mutlu bir şehirde zıplayan çocuklar bana nispet yapmaya başladı. Geri geri gelirken çarpa çarpa üzülmemeyi öğrenmek giderek daha zor bir hale gelmeye başladı. Geçmişimde zıplayan çocuklara çarpmamak için şarkı dinlemeyi bırakalı, günler daha uzun gelmeye başladı.
Bazen, zihnimde yalnızlık demleniyor. Birer çay koyuyoruz fincanlara, salonda çok güzel sohbetler, çok güzel dostlar. Bolca kahkaha, kederden epey uzak bir masal gibi. Verilen sözlerle söylenen yalanlar birbirine ne kadar çok benziyor değil mi? Evet. Kalkabilir miyiz? Belki. İşimiz bitti mi? Sanmam. Hatıraların ağırlığını kaldırıp kalkalım. Fincanlarınızı alayım, yalnızlık demlenmiştir. Şeker isteyen?
Küçücük adımlarımızla koskoca bir hayat karşısında ne kadar şansımız var yahu. Delilik bu yaptığımız. Ama sekerek gidersek belki hayatı şaşırtıp yırtabiliriz. Ardımızda sadece tek bir ayak izi bırakırsak belki peşimizi bırakır. Bırakmazsa, bir müddet sonra mutlaka, bir müddetliğine de olsa koyboluruz. İşte o kayboluşun sonunda kendimizi kahverengi bir masada geldiğimiz yere bakarken buluruz. Duyulmayan konuşmalarla özlem duyulan çocuklar karşısında yalnızızdır.
Mutlu olmak varken demiş şair, geceler geldi dayandı kapımıza. Aşkolsun. Hamdolsun.
8.1.09
Mektuplar 3
Seninle daha önce karşılaşmadık. Çünkü ben bu sokaktan ilk defa geçiyorum. Çünkü daha önce geçmiş olsaydım mutlaka hatırlardım.Ve aslında bu sefer karşılaşmış olmamızda gerçekten büyük bir tesadüf sadece. Manavdan aldığım mandalina ve portakal dolu poşetlerin ağırlığı yüzünden başım öne eğik gidiyordum. Zaten bu sokaktan ilk defa geçişim de, bu manavın anlatıla anlatıla bitirilemeyen mandalina ve portakallarından almak istemem sonucu gerçekleşti zaten. Yani bu durumda seninle karşılaşmamın nedeni bu sokaktan geçmiş olmam değil, mandalina ve portakal almak istemem. Elbette canını sıkmak niyetinde değilim, ancak bu manavı bana öve öve bitiremeyen arkadaşımında hakkını yemek istemem doğrusu. Uzun lafın kısası şuki, arkadaşım, manav, mandalinalar, portakallar ve bu sokak, hepsi birlikte seninle karşılaşmamı sağladılar. İyi mi ettiler kötü mü ettiler bilemiyorum. Sonu felaket olması çok olası bir adım atmış olabilirim. Benimkisinin zaten felakete giden yolları adımlamakla geçirilmiş bir ömür olduğunu bildiğim için çok endişeli değilim. Tek farkı bu sefer ellerimin dolu olması.
Pek çokları hala neden sürekli mektup yazdığımı soruyorlar. Buna gerçekten dürüst bir cevap verebilir miyim bilmiyorum. Belki daha kolay olduğu içindir. Birkaç kez yazarak söylemek istediklerimi yüzyüze geldiğimde konuşarak anlatmayı denedim. Sonucu ise (felakete giden yollardan bahsetmiş miydim?) bilmek istemezsin. Nihayet mektupta büyülü bir yaratıcılık olduğunu keşfederlerse belki onlarda ellerine kalem ve kağıt alırlar. Elbette dikkat etmelerini iyice tembihlemek gerekecek. Dikkat etmezlerse mektup yazmayı bırakamayacaklardır. O büyülü yaratıcılığın kullarından birisi olarak kalma riski her zaman var. O zaman mektubu kime yazdığının, ne için yazdığının hiç önemi kalmıyor. Benim başıma gelse senin önemin kalmayacak mesela. Ne kadar korkunç değil mi? Ama işte sen ve mektup bir bütün olarak artık karşımdasınız. Böylece geçmişe, geleceğe ve arkası güneşli bir gökyüzüne açılan pencerenin tam önünde duruyorum. Ayak bileklerime kadar pırıl pırıl suların içindeyim. Nefes kesici bir manzara.
Ama seninle daha önce karşılaşmamış olmamız gibi devasa bir gerçek dururken bütün bu mektup olayı sadece küçük bir ayrıntı. Bu -yani daha önce karşılaşmamış olduğumuz gerçeği- eminim ikimizinde hatıralarında acı bir anı olarak kaldı. Beni gördüğün anda gözbebeklerinin o ani büyümesi herşeyi yeterince anlatıyordu zaten. Birbirimizi gördüğümüz anda daha önce karşılaşmadığımız için üzülmüş olmamız bitmeyecek bir dramın sinyalidir belkide. Ama elbette o vazgeçilmez adımları atacağım. Korkusuzca bu sokağa girdiğim gibi, korkusuzca gözlerine baktığım gibi, hiç çekinmeden senin için, sana doğru olan bütün yollarda ayak izlerimi bırakacağım. Sonra bir akşam bir kanepede, bacaklarında battaniye örtülüyken, sana bir tabak portakal uzatacağım, kabukları soyulmuş olacak elbette, ve sen uzanıp alacaksın, bana bakarak gülümseyeceksin. Belki o gülümseme benim bir daha hiç mektup yazmayacağım anlamına gelecek. O büyülü yaratıcılık yerini sessiz bir akşama bırakacak.
…ve düşlerini alıp tekrar portakalların ve mandalinaların arasına koydu. İlk defa yürüdüğü sokakta başı öne eğikti, kimseyi görmedi.
Pek çokları hala neden sürekli mektup yazdığımı soruyorlar. Buna gerçekten dürüst bir cevap verebilir miyim bilmiyorum. Belki daha kolay olduğu içindir. Birkaç kez yazarak söylemek istediklerimi yüzyüze geldiğimde konuşarak anlatmayı denedim. Sonucu ise (felakete giden yollardan bahsetmiş miydim?) bilmek istemezsin. Nihayet mektupta büyülü bir yaratıcılık olduğunu keşfederlerse belki onlarda ellerine kalem ve kağıt alırlar. Elbette dikkat etmelerini iyice tembihlemek gerekecek. Dikkat etmezlerse mektup yazmayı bırakamayacaklardır. O büyülü yaratıcılığın kullarından birisi olarak kalma riski her zaman var. O zaman mektubu kime yazdığının, ne için yazdığının hiç önemi kalmıyor. Benim başıma gelse senin önemin kalmayacak mesela. Ne kadar korkunç değil mi? Ama işte sen ve mektup bir bütün olarak artık karşımdasınız. Böylece geçmişe, geleceğe ve arkası güneşli bir gökyüzüne açılan pencerenin tam önünde duruyorum. Ayak bileklerime kadar pırıl pırıl suların içindeyim. Nefes kesici bir manzara.
Ama seninle daha önce karşılaşmamış olmamız gibi devasa bir gerçek dururken bütün bu mektup olayı sadece küçük bir ayrıntı. Bu -yani daha önce karşılaşmamış olduğumuz gerçeği- eminim ikimizinde hatıralarında acı bir anı olarak kaldı. Beni gördüğün anda gözbebeklerinin o ani büyümesi herşeyi yeterince anlatıyordu zaten. Birbirimizi gördüğümüz anda daha önce karşılaşmadığımız için üzülmüş olmamız bitmeyecek bir dramın sinyalidir belkide. Ama elbette o vazgeçilmez adımları atacağım. Korkusuzca bu sokağa girdiğim gibi, korkusuzca gözlerine baktığım gibi, hiç çekinmeden senin için, sana doğru olan bütün yollarda ayak izlerimi bırakacağım. Sonra bir akşam bir kanepede, bacaklarında battaniye örtülüyken, sana bir tabak portakal uzatacağım, kabukları soyulmuş olacak elbette, ve sen uzanıp alacaksın, bana bakarak gülümseyeceksin. Belki o gülümseme benim bir daha hiç mektup yazmayacağım anlamına gelecek. O büyülü yaratıcılık yerini sessiz bir akşama bırakacak.
…ve düşlerini alıp tekrar portakalların ve mandalinaların arasına koydu. İlk defa yürüdüğü sokakta başı öne eğikti, kimseyi görmedi.
30.9.08
Ziller
Dıptısss ve tataaam...
Zillerin şangırdamasından sonra başıma herşeyin gelebileceğini tahmin etmeye başlamıştım. Zillerin izlerini takip etmenin mümkün olmadığını bilirsiniz. Olacaklardan sorumlu değilsinizdir ve önünede geçemezsiniz. Ayrıca bugünlerde neleri yapabileceğimden ziyade neleri yapamayacağım kafamı daha çok kurcalıyor. Yapamamak bir imkan yoksunluğundan değil. İmkanların gayet olanak dahilinde olmasına rağmen yapmak için gerekli olan motivasyonun ve yeter miktarda cesaretin eksikliği yapmak ve yapmamak arasındaki farkları oluşturuyor.
Pöh, korkaklığın şekillisi desenize.
Dıptısss ve tataaam...
Zillerin şangırtısı bütün sesleri bastırıyor. Bütün çığlıklar havasız kavanozlara hapsediliyor. Çığlıkları hapsedilmişlerin trajedisini anlatmak mümkün değil. Boğaz köprüsünden atlayanlara sormak lazım, altınızda deniz olmasaydı gene de atlar mıydınız diye. Böyle bir densizlik mümkün mü? Bu soruyu sorabilecek kadar aşağılık olabilir miyiz? Öğrenmeye çalıştığımız, çığlıkları hapsedilmişlerin trajedisi mi, yoksa suyun belkisinin rüzgarın uğuldadığı o son saniyelerde nasıl bir ümide yol açtığı mı?
Kavanoz akıllı olanlara sessizlik müstehak. Uğraştığım işlere bak.
Zillerin şangırdamasından sonra başıma herşeyin gelebileceğini tahmin etmeye başlamıştım. Zillerin izlerini takip etmenin mümkün olmadığını bilirsiniz. Olacaklardan sorumlu değilsinizdir ve önünede geçemezsiniz. Ayrıca bugünlerde neleri yapabileceğimden ziyade neleri yapamayacağım kafamı daha çok kurcalıyor. Yapamamak bir imkan yoksunluğundan değil. İmkanların gayet olanak dahilinde olmasına rağmen yapmak için gerekli olan motivasyonun ve yeter miktarda cesaretin eksikliği yapmak ve yapmamak arasındaki farkları oluşturuyor.
Pöh, korkaklığın şekillisi desenize.
Dıptısss ve tataaam...
Zillerin şangırtısı bütün sesleri bastırıyor. Bütün çığlıklar havasız kavanozlara hapsediliyor. Çığlıkları hapsedilmişlerin trajedisini anlatmak mümkün değil. Boğaz köprüsünden atlayanlara sormak lazım, altınızda deniz olmasaydı gene de atlar mıydınız diye. Böyle bir densizlik mümkün mü? Bu soruyu sorabilecek kadar aşağılık olabilir miyiz? Öğrenmeye çalıştığımız, çığlıkları hapsedilmişlerin trajedisi mi, yoksa suyun belkisinin rüzgarın uğuldadığı o son saniyelerde nasıl bir ümide yol açtığı mı?
Kavanoz akıllı olanlara sessizlik müstehak. Uğraştığım işlere bak.
17.9.08
Düşe dansa
1.
Ben o eksikliği gördüm uzaktan. Kafasında kocaman bir şapka vardı. Korka korka duvar kenarından yürüdüm. Yüzü yüzüme çok benziyordu. Benim kadar ürkek değildi. Gölgesi çok uzundu. Gölgesi kendisine ilham veriyordu sanki.
Biliyorum o sen veya bir başkası olabilir. Biliyorum, gelirse kabul ederim. Kollarım neredeyse gökyüzüne kadar açık. Bambaşka bir dünyanın bambaşka dertleriyle meşgul değilim. Bende işte açıkça, yolları aydınlatan lambalar kadar ortada olan bir takım düşlerin sıkıntısıyla yaşıyorum. Düşler oldukları yerde kaldıkları müddetçe bir sorun yok. Ben o oldukları yere yaklaştığımda ise bulutlar sıkıntıya kapılıyor. Kollarım gökyüzüne kadar açıktır benim. Hiç değemesemde açıktır. Ve değmemek için açıktır. Gökyüzüne yaklaştığımda düşlerim kollarıma düşer.
2.
Neşeden başım dönercesine sallanıyorum. Tarihler öncesinde kalmış bir kutlama olabilir. Bir şarkıyla bir insana aşık olmuş gibiyim. Zıplayarak ritm tutuyorum. Tekrar ve tekrar aynı şarkıyı dinlemekten bıkmadım. Bu şarkıyı dinlemeye başladığımda yazı daha icat edilmemişti. O zamanlar muhteşem bir delikanlıydım. Saçlarım, gülümsemem ve bu şarkı eşliğinde dans edişimle tam bir çapkındım. Görmeliydiniz, ah neler kaçırdınız.. Bu şarkı çalmaya başladığında dağların zirvelerine çıkar, bir denize atlayıp karaya ulaşana kadar yüzerdim. Vahşi atlarla birlikte koşar, onları ehlileştirmek isteyenlerle savaşırdım. Bu şarkı çalmaya başladığında ağlayan çocukların gözyaşlarını silerdim. Meyve ağaçlarıyla dolu bir bahçeye girer, kiraz, kayısı, dut, armut ve elma yerdim. Paçalarımı sıvar ve ayaklarımı buz gibi soğuk sulara sokardım. Yorgunluktan sırtüstü yattığımda gökyüzündeki yıldızların varlığına inanamazdım. Gözlerimi kapatırdım. O zamanlar saçlarım, gülümsemem ve bu şarkı eşliğinde dans edişimle tam bir çapkındım. Ah güzel günler…
Ben o eksikliği gördüm uzaktan. Kafasında kocaman bir şapka vardı. Korka korka duvar kenarından yürüdüm. Yüzü yüzüme çok benziyordu. Benim kadar ürkek değildi. Gölgesi çok uzundu. Gölgesi kendisine ilham veriyordu sanki.
Biliyorum o sen veya bir başkası olabilir. Biliyorum, gelirse kabul ederim. Kollarım neredeyse gökyüzüne kadar açık. Bambaşka bir dünyanın bambaşka dertleriyle meşgul değilim. Bende işte açıkça, yolları aydınlatan lambalar kadar ortada olan bir takım düşlerin sıkıntısıyla yaşıyorum. Düşler oldukları yerde kaldıkları müddetçe bir sorun yok. Ben o oldukları yere yaklaştığımda ise bulutlar sıkıntıya kapılıyor. Kollarım gökyüzüne kadar açıktır benim. Hiç değemesemde açıktır. Ve değmemek için açıktır. Gökyüzüne yaklaştığımda düşlerim kollarıma düşer.
2.
Neşeden başım dönercesine sallanıyorum. Tarihler öncesinde kalmış bir kutlama olabilir. Bir şarkıyla bir insana aşık olmuş gibiyim. Zıplayarak ritm tutuyorum. Tekrar ve tekrar aynı şarkıyı dinlemekten bıkmadım. Bu şarkıyı dinlemeye başladığımda yazı daha icat edilmemişti. O zamanlar muhteşem bir delikanlıydım. Saçlarım, gülümsemem ve bu şarkı eşliğinde dans edişimle tam bir çapkındım. Görmeliydiniz, ah neler kaçırdınız.. Bu şarkı çalmaya başladığında dağların zirvelerine çıkar, bir denize atlayıp karaya ulaşana kadar yüzerdim. Vahşi atlarla birlikte koşar, onları ehlileştirmek isteyenlerle savaşırdım. Bu şarkı çalmaya başladığında ağlayan çocukların gözyaşlarını silerdim. Meyve ağaçlarıyla dolu bir bahçeye girer, kiraz, kayısı, dut, armut ve elma yerdim. Paçalarımı sıvar ve ayaklarımı buz gibi soğuk sulara sokardım. Yorgunluktan sırtüstü yattığımda gökyüzündeki yıldızların varlığına inanamazdım. Gözlerimi kapatırdım. O zamanlar saçlarım, gülümsemem ve bu şarkı eşliğinde dans edişimle tam bir çapkındım. Ah güzel günler…
14.7.08
seni sevmeler cumhuriyeti
işlek bir köşe başında 13.30 matinesi sevgililerinin birbirlerini beklemeleriyle başlayan gün 23.30 matinesi ayyaşlarının duvara kaldırdıkları kadehle sona yaklaşır. virane bir apartmanın bodrum katında, seni sevmeler cumhuriyetçileri, seni sevmeler demokratları karşısında güç kullanmaktadır. ve illaki o kaldırımlar ıslak, sokak lambaları puslu, geçmiş önemsizdir. klişeler yine ve yine ve yine uslanmayan bir direniştir. herhangi bir şarkının ilk notası bir 13.30 sevgilisini bir 23.30 ayyaşına dönüştürebilecek kudrettedir. herhangi bir akşamın serin esen rüzgarı yolu değiştirmek için gayet yeterlidir. sigara dumanı bulutunun arasında kelebekler, yollarını kaybetmemek için kendilerine uzanan ele güvenirler. kelebeklerin ömrü kaç sigara içimi kadar sürer? özleye tökezleye ilerleyen hangi ilişki bir sonraki için fayda sağlamaz ki? işte, işte seni sevmeler cumhuriyeti.
sınırda bıraktığımız anılarımızın sığacağı bavullar düş kazalarımızda kayboldu. düşen ve düşen ve düşen karların arasında tekrar ve tekrar ve tekrar ilerlerken, inançların gitmiş olması değil yıldızların parlamış olmasında esas hayret ve endişe. çok acele çıkılmış bir tatilin geride bırakılan o en önemli eşyası gibi, yollar, yollar, yollar boyunca akıldan çıkmayacaksın. o yoldan geri dönmeye kimse cesaret etmeyecek. sana veda edilmiş olacak, sana yalnızlıklarla örülmüş bir hayatın meydan okuması sunulacak. sınırda seni karşılayan memurlar kibarca davet edecekler içeri. işte, işte seni sevmeler cumhuriyeti.
sınırda bıraktığımız anılarımızın sığacağı bavullar düş kazalarımızda kayboldu. düşen ve düşen ve düşen karların arasında tekrar ve tekrar ve tekrar ilerlerken, inançların gitmiş olması değil yıldızların parlamış olmasında esas hayret ve endişe. çok acele çıkılmış bir tatilin geride bırakılan o en önemli eşyası gibi, yollar, yollar, yollar boyunca akıldan çıkmayacaksın. o yoldan geri dönmeye kimse cesaret etmeyecek. sana veda edilmiş olacak, sana yalnızlıklarla örülmüş bir hayatın meydan okuması sunulacak. sınırda seni karşılayan memurlar kibarca davet edecekler içeri. işte, işte seni sevmeler cumhuriyeti.
7.2.07
tutma
varolan genel ilişki kurallarını tümden reddediyorum. bu kadar zor olmamalı. isteyebilirim yan cebime koymacılığını kabul etmiyorum. istetebilmek için takla atmaktan azad edilmek için adımı gereken listenin sonuna yazdırdım. sıram 1254 sene sonra gelecek. 1254 sene boyunca kalacağım yeri seçtim. tepesinde çemberlerle çizilmiş garip sınırlar olan dağın insani kalabalıkları arasında kayboldum. zamanlardan soğuk. ateşin icadına çok var. ısınmanın tek yolu birisinin elini tutmak. bu ikilemin mahşerinde mahvoluyorum. eğer 1254 sene dayanabilirsem kurtulacağım. ama dayanabilmek için birisinin elini tutmalıyım. ya sürenin sonunda tuttuğum eli bırakmak istemezsem. o zaman bu dağın tepesinden inebilecek miyim? attığım adım hangi zamana izdüşecek. beni affedebilecek bir güneş doğacak mı? zaafiyetimin sınavını vereceğim. işte bu benim dinim. nefsimin korkunç iştahını kırbaçlarla terbiye edebilir miyim? eğer yenik düşüp tuttuğum el, sağ omzumdaki şeytanın kızkardeşinin eli ise, işte o zaman...
evrenin hiç görmediği bir karabasanda uyanarak yastığınıza düşen ter damlalarınızda duyulamayan haykırışlarınız olacağım.
yakılarak idam edilen mazlumların tutuşan son saç telinin, kaale alınmaması imkansız çığlığı olacağım.
canlı canlı gömülen bir ölünün, üzerine atılan her kürek toprağın sesini duyduğunda çürümüş kalbine saplanan hançer olacağım.
susuzluktan kurumuş bir çiçeğin solan yapraklarına, bütün ümidi kaybettikten, ve hayata dair hayallerinin hepsinden vazgeçtikten sonra değen bir damla su olacağım. kahkahalarla.
ey şeytanın lanetli kız kardeşi...eğer senin elini tutarsam, sen kazanırsın. benim elimi tutma.
evrenin hiç görmediği bir karabasanda uyanarak yastığınıza düşen ter damlalarınızda duyulamayan haykırışlarınız olacağım.
yakılarak idam edilen mazlumların tutuşan son saç telinin, kaale alınmaması imkansız çığlığı olacağım.
canlı canlı gömülen bir ölünün, üzerine atılan her kürek toprağın sesini duyduğunda çürümüş kalbine saplanan hançer olacağım.
susuzluktan kurumuş bir çiçeğin solan yapraklarına, bütün ümidi kaybettikten, ve hayata dair hayallerinin hepsinden vazgeçtikten sonra değen bir damla su olacağım. kahkahalarla.
ey şeytanın lanetli kız kardeşi...eğer senin elini tutarsam, sen kazanırsın. benim elimi tutma.
30.1.07
yalnız yanlış
yine başlıyoruz. yalın yalnız yanıl yanlış. yalnızlık yanlıştır. birisini özlemenin senden başka kimseye faydası yok. hatta sana hiç faydası yok. o zaman bu bencillik niye? toplumsal fayda için uğraşın. özlemek, duygusal masturbasyonumuzdur. "seni o kadar çok özledim ki" şeytanın bize öğrettiği bir dua, kapkaranlık bir odada günah çıkartmamızdır. bana ömründe ilk defa festivale katılmış çocukların etrafa baktığı gibi bakma. elinde pamuk helva yok. ben ise atlı karınca olmaktan çok uzağım. burada, yaklaşık 248 sene önce kabul görmüş resmi insanlık hissiyatı kanunlarını çürütüyorum. 249 sene önce herkes ne kadar mutluydu. bunu o kanunları yaparlarken de söyledim, şu işi ne idüğü belirsiz bir grup şair ve edebiyatçının eline vermeyin, sıçıp sıvarlar dedim. ve işte insanlığın geldiği nokta. birisini özlemekle ilişkide kendine düşen sorumluluğu yerine getirdiğini sanan his sığırcıkları doldu etrafımız. korkak yaşanan ilişkilerin birinci ligindeyiz artık. her sene madalya kazanan üç çifti birbirlerine dinlettikleri ilk romantik şarkıda asmalıyız. boşa dökülen her gözyaşı için vergi toplanmalı. yalan yalnızlıklarını yüzlerine vurmalıyız. yanan yanlışlar etrafında dönmekten onları kurtarmalıyız. o zaman bir festival havasından bahsetmeye hakkımız olur. o zaman atlı karınca olmasam bile en azından bir at, eğer şanslıysam belki karınca bile olabilirim. ve bana şaşkın gözlerle bakan sen elinde pembe renkli bir pamuk helvayla çok mutlu olabilirsin.
4.1.07
en güzeli
"-sana ihtiyacım var
-hayır bana ihtiyacın yok
-bunu sen bilemezsin
-ama bildiğim başka şeyler var
-nedir?
-bana ihtiyacın olduğunu bana düşündürterek benim duygularımı hiçe sayabiliyor, ve sağladığın yararı maksimize etmeye uğraşıyorsun. işin trajik yanı ise böyle yaptığının farkında olmaman. yani seni suçlayamıyorum, sadece anlaman için çaba sarfedebilirim
-kendini fazla önemsiyorsun
-o zaman bana sen anlat, neden seni hayatımdan çıkartmaya her çabalayışımda beni tekrar buluyorsun? neden sahip olduğun şeyleri korurken benim kendime senden başka bir yol çizmeme engel oluyorsun? ve bu zayıflığımı kullanırken hiç canın yanmıyor mu? bana bunları anlat, lütfen.
-ben mi seni tekrar buluyorum? ben mi sana engel oluyorum? sana defalarca seninle birlikte olamayacağımı söylediğim halde bunu önemsemez gibi yapıp benimle sadece arkadaş gibi diyalog kuran sen değil miydin? ben ne yaptığımı sana söyleyeyim. ben senden kendime arkadaş yaptım, ve bunu sen sağladın. şimdi sana ihtiyacım var çünkü başka arkadaşım kalmadı. beni benden bile daha iyi tanıyorsun ve birilerine birşeyler anlatmam lazım
-üzgünüm. ben artık o rüyayı görmüyorum. şimdi parmaklarımdan ve dilimden bencillik akıyor. kendimi korumanın başka bir yolunu bilmiyorum. herşeyi olduğu gibi bırakıp gitmekten başka bir yol bilmiyorum. kendimi kandırmanın pek çok yolunu biliyorum ama seninle baş etme hususunda hiçbir fikrim yok. gücümde yok, cesaretimde yok. bu yönüyle bitmiş bir adamım. ve kimse bitmiş adamlarla birlikte olmak istemez.
bana acır gibi bakarken söylemek istediklerinin kalanını söylemekten vazgeçtiğini anladım. aslında bana acımıyordu. ikimizde hadiseyi ne kadar büyüttüğümü biliyorduk. sadece olay çıkartmak istemiştim. bu huyuma alıştığından olsa gerek çok fazla bel altından vurmamış, oyundaki rolünü güzel oynamıştı. birbirimizden vazgeçemiyorduk. daha önce kendi kendimize ciddi kararlar alıp bir daha hiç görüşmemeyi denemiş olsakta bunu bir türlü başaramamıştık. sevgili olamıyor arkadaş olamıyor ne olmaya çalışırsak çalışalım elimize yüzümüze bulaştırıyorduk"
-hayır bana ihtiyacın yok
-bunu sen bilemezsin
-ama bildiğim başka şeyler var
-nedir?
-bana ihtiyacın olduğunu bana düşündürterek benim duygularımı hiçe sayabiliyor, ve sağladığın yararı maksimize etmeye uğraşıyorsun. işin trajik yanı ise böyle yaptığının farkında olmaman. yani seni suçlayamıyorum, sadece anlaman için çaba sarfedebilirim
-kendini fazla önemsiyorsun
-o zaman bana sen anlat, neden seni hayatımdan çıkartmaya her çabalayışımda beni tekrar buluyorsun? neden sahip olduğun şeyleri korurken benim kendime senden başka bir yol çizmeme engel oluyorsun? ve bu zayıflığımı kullanırken hiç canın yanmıyor mu? bana bunları anlat, lütfen.
-ben mi seni tekrar buluyorum? ben mi sana engel oluyorum? sana defalarca seninle birlikte olamayacağımı söylediğim halde bunu önemsemez gibi yapıp benimle sadece arkadaş gibi diyalog kuran sen değil miydin? ben ne yaptığımı sana söyleyeyim. ben senden kendime arkadaş yaptım, ve bunu sen sağladın. şimdi sana ihtiyacım var çünkü başka arkadaşım kalmadı. beni benden bile daha iyi tanıyorsun ve birilerine birşeyler anlatmam lazım
-üzgünüm. ben artık o rüyayı görmüyorum. şimdi parmaklarımdan ve dilimden bencillik akıyor. kendimi korumanın başka bir yolunu bilmiyorum. herşeyi olduğu gibi bırakıp gitmekten başka bir yol bilmiyorum. kendimi kandırmanın pek çok yolunu biliyorum ama seninle baş etme hususunda hiçbir fikrim yok. gücümde yok, cesaretimde yok. bu yönüyle bitmiş bir adamım. ve kimse bitmiş adamlarla birlikte olmak istemez.
bana acır gibi bakarken söylemek istediklerinin kalanını söylemekten vazgeçtiğini anladım. aslında bana acımıyordu. ikimizde hadiseyi ne kadar büyüttüğümü biliyorduk. sadece olay çıkartmak istemiştim. bu huyuma alıştığından olsa gerek çok fazla bel altından vurmamış, oyundaki rolünü güzel oynamıştı. birbirimizden vazgeçemiyorduk. daha önce kendi kendimize ciddi kararlar alıp bir daha hiç görüşmemeyi denemiş olsakta bunu bir türlü başaramamıştık. sevgili olamıyor arkadaş olamıyor ne olmaya çalışırsak çalışalım elimize yüzümüze bulaştırıyorduk"
2.1.07
mavi
bu sefer sebebi sensin. ah aman küçüğüm bu yol sana gidiyor. ben gidemiyorum. yol çok karanlık korkuyorum. senin küçük yüzüne bakamıyorum. senin küçük gözyaşlarından korkuyorum. bir tarafımda upuzun bir ağaç var, gökyüzüne aşık, gökyüzüne küfür ediyor. bir tarafımda koskoca kayalar, binyıldır haykırıyorlar, seslerini kimse duymuyor. çaldığım kapıların mevsimi sokak mavisi. işte bu rengin yüzünden bulamadıklarımız, yoldan çıkışlarımız. hangi şehirden silmişler o maviyi? oranın yoluna açılan kapıların mevsimi ne renk? bütün özensizliğimi bırakıyorum. o şehrin bir kaldırımında taş olmaya ödüllü bir mahkumum.
7.12.06
mektuplar 2
evden çıkmak üzereydi. saçlarının yeni rengine biraz daha alışmak için son bir kez aynaya bakmaya karar verdi. kendine güveni tamdı. anahtarlarını almak için vestiyere uzandığında çantasının yanında sararmış bir kağıt parçası dikkatini çekti. orada böylesi bir şeyin olduğunu hatırlamıyordu. kağıdı aldı. bir mektuba benziyordu. acelesi vardı ama mektubu okuyacaktı. hepsi okur zaten. yazık.
"merhaba
bu -muhtemelen- cevapsız kalacak olan üçüncü mektup. sen en acelecilerden birisi oldun. çoğu en azından ayıp olmasın veya çok fazla üzülmeyeyim diye biraz daha uzatırdı. bazı huylarımdan vazgeçemiyorum. yol bilmediğimi söyleyen çok oldu. bazı kuralların olduğunu, o kurallara uymak gerektiğini, bazı şeylerin hemen söylenmemesi gerektiğini, biraz oyun gibi olduğunu anlatmaya çalıştılar. sanırım bu konular hakkında bahsettikleri şeylerin hemen hiçbirisini hatırlamıyorum. daha dinlerken saçma sapan şeyler olduklarına kanaat getirmiştim. ne kadar aptal olduklarının farkına varmaları için biraz zamana ihtiyaçları var.
bir kadını oyun oynayarak elde etme fikri midemi bulandırıyor. kendisine oyun oynanmasını bekleyen kadınlardan ise nefret ediyorum.
neyse. kendimden bu kadar çok bahsetmek istemiyorum artık. hep içimde uktedir, birgün bir serenat yapmak istiyorum. bir enstrüman çalmayı beceremem ama sesim fena değildir. söyleyeceğim şarkıları şimdiden seçtim. ama merak etsen bile açıklamam. belki sana yaparım, sürpriz olsun. senden bahsederken sakinleşiyorum. saçlarının yeni rengi o kadar yakışıyorki. aynaya her bakışımda senide görüyorum.
güzel bir son olacak bu sefer. çünkü sen çok güzelsin. hayatımda daha öncede kadınlar oldu, herbirisinin farklı özellikleri vardı. sen en güzelisin. senin özelliğinde bu. bu yüzden sonuda güzel olacak. çünkü beni güzelken terkediyorsun. terkedişlerin arasında en makul olanı. bu ayrılığın sebebi ben değilim. bu sefer ben değilim işte. bunda benim payım ancak dışarı çıkmadan sürdüğün parfümün başdöndürücü etkisi kadar olabilir. gerisinde ise bahşedilmiş bir sen varsın. yürürken topukların bulutları delip yağmur yağdırıyor. bizler, ufacık insanlar, ıslanıyoruz. kimi kendini bilmezler şemsiye açıyor ama sen onlara aldırma. son yaklaşırken aynaya bir kez daha bak. şalın omzundan beline kadar uzanmalı. siyah eteğin dizlerinin bir iki parmak altında bitmeli. gözlerine mutlaka siyah kalem çekmişsindir. bütün ayrıntıların her bir hücreme işlenmiş gelecek nesillere aktarılmak üzere hazır. şimdi çık. seni bekleyen adam, öpmek için kibarca eğildiğinde parfümünün kokusunu muhakkak alır. o anda birşeylerin ters gittiğini farkedip kaçarsa kurtulur. yoksa o kokunun köleleri ordusunda daha çok yer var.
güle güle"
kaskatıydı. dimdik duruyor ama kıpırdamıyordu. yüzünü aynaya ancak çevirebildi. siyah kalem gözyaşlarıyla birlikte yanağına akıyordu. dışarda birisinin şarkı söylediğini sanarak ümitle pencereye koştu. sadece kapısının önünde trafikte sıkışmış bir arabanın radyosundan gelen müzikti. steve miller;
"wake up, wake up wake up and look around you we're lost in space and the time is our own.."
diye şarkısını söylüyordu. nereden çıktığını bilmediği bu mektup kapıdan çıkmasını geciktirmişti. bir mendille yanağına akan makyajını temizledi. hiçbirşey olmamış gibi kapıyı çekip çıktı. onu kibarca öpen beyefendi ile bütün geceyi birlikte geçirdiler.
"merhaba
bu -muhtemelen- cevapsız kalacak olan üçüncü mektup. sen en acelecilerden birisi oldun. çoğu en azından ayıp olmasın veya çok fazla üzülmeyeyim diye biraz daha uzatırdı. bazı huylarımdan vazgeçemiyorum. yol bilmediğimi söyleyen çok oldu. bazı kuralların olduğunu, o kurallara uymak gerektiğini, bazı şeylerin hemen söylenmemesi gerektiğini, biraz oyun gibi olduğunu anlatmaya çalıştılar. sanırım bu konular hakkında bahsettikleri şeylerin hemen hiçbirisini hatırlamıyorum. daha dinlerken saçma sapan şeyler olduklarına kanaat getirmiştim. ne kadar aptal olduklarının farkına varmaları için biraz zamana ihtiyaçları var.
bir kadını oyun oynayarak elde etme fikri midemi bulandırıyor. kendisine oyun oynanmasını bekleyen kadınlardan ise nefret ediyorum.
neyse. kendimden bu kadar çok bahsetmek istemiyorum artık. hep içimde uktedir, birgün bir serenat yapmak istiyorum. bir enstrüman çalmayı beceremem ama sesim fena değildir. söyleyeceğim şarkıları şimdiden seçtim. ama merak etsen bile açıklamam. belki sana yaparım, sürpriz olsun. senden bahsederken sakinleşiyorum. saçlarının yeni rengi o kadar yakışıyorki. aynaya her bakışımda senide görüyorum.
güzel bir son olacak bu sefer. çünkü sen çok güzelsin. hayatımda daha öncede kadınlar oldu, herbirisinin farklı özellikleri vardı. sen en güzelisin. senin özelliğinde bu. bu yüzden sonuda güzel olacak. çünkü beni güzelken terkediyorsun. terkedişlerin arasında en makul olanı. bu ayrılığın sebebi ben değilim. bu sefer ben değilim işte. bunda benim payım ancak dışarı çıkmadan sürdüğün parfümün başdöndürücü etkisi kadar olabilir. gerisinde ise bahşedilmiş bir sen varsın. yürürken topukların bulutları delip yağmur yağdırıyor. bizler, ufacık insanlar, ıslanıyoruz. kimi kendini bilmezler şemsiye açıyor ama sen onlara aldırma. son yaklaşırken aynaya bir kez daha bak. şalın omzundan beline kadar uzanmalı. siyah eteğin dizlerinin bir iki parmak altında bitmeli. gözlerine mutlaka siyah kalem çekmişsindir. bütün ayrıntıların her bir hücreme işlenmiş gelecek nesillere aktarılmak üzere hazır. şimdi çık. seni bekleyen adam, öpmek için kibarca eğildiğinde parfümünün kokusunu muhakkak alır. o anda birşeylerin ters gittiğini farkedip kaçarsa kurtulur. yoksa o kokunun köleleri ordusunda daha çok yer var.
güle güle"
kaskatıydı. dimdik duruyor ama kıpırdamıyordu. yüzünü aynaya ancak çevirebildi. siyah kalem gözyaşlarıyla birlikte yanağına akıyordu. dışarda birisinin şarkı söylediğini sanarak ümitle pencereye koştu. sadece kapısının önünde trafikte sıkışmış bir arabanın radyosundan gelen müzikti. steve miller;
"wake up, wake up wake up and look around you we're lost in space and the time is our own.."
diye şarkısını söylüyordu. nereden çıktığını bilmediği bu mektup kapıdan çıkmasını geciktirmişti. bir mendille yanağına akan makyajını temizledi. hiçbirşey olmamış gibi kapıyı çekip çıktı. onu kibarca öpen beyefendi ile bütün geceyi birlikte geçirdiler.
25.11.06
alışmak
-biliyor olmalıydın.
-hayır, bunu bana senin söylemen gerekiyordu.
-bal gibi biliyordun işte ama genede...
-evet genede ne?
-genede....benim ağzımdan duymak bu kadar önemli mi gerçekten?
-benim kadın olduğumu unutuyorsun galiba?
-elbette unutmuyorum. sadece alışamıyorum.
-kadın olmama mı?
-hayır, yanımda bir kadın olmasına. yalnızlığa çok alışmıştım. ve bir erkek yalnızlığa alışmışsa belki bazı şeyler için gerçekten geç kalınmış demektir.
-seni bırakıp gitmeye pek niyetim yok. o yüzden eski alışkanlıklarını bir an önce terkedersen iyi edersin. (eğilip dudağının kenarına bir öpücük kondurur)
(öpücükten pek etkilenmemişe benzer) -sana yalnızlığa alışmak hakkında bir kaç şey anlatma vakti geldi sanırım.
-seni dinliyorum.
-yalnızlığa alışmanın en son safhasında erkek artık romantizmini kaybetmiş ve daha kötüsü artık romantizme ihtiyacı kalmadığına kendisini iyice inandırmıştır. sürekli erkek arkadaşlarıyla vakit geçirdiği için bayanların dikkat ettiği nezaket kurallarından bir hayli uzaklaşmıştır.
-peki o en son safhadan önceki safhalarda?
-o safhaları hatırlamıyorum
-hayır, bunu bana senin söylemen gerekiyordu.
-bal gibi biliyordun işte ama genede...
-evet genede ne?
-genede....benim ağzımdan duymak bu kadar önemli mi gerçekten?
-benim kadın olduğumu unutuyorsun galiba?
-elbette unutmuyorum. sadece alışamıyorum.
-kadın olmama mı?
-hayır, yanımda bir kadın olmasına. yalnızlığa çok alışmıştım. ve bir erkek yalnızlığa alışmışsa belki bazı şeyler için gerçekten geç kalınmış demektir.
-seni bırakıp gitmeye pek niyetim yok. o yüzden eski alışkanlıklarını bir an önce terkedersen iyi edersin. (eğilip dudağının kenarına bir öpücük kondurur)
(öpücükten pek etkilenmemişe benzer) -sana yalnızlığa alışmak hakkında bir kaç şey anlatma vakti geldi sanırım.
-seni dinliyorum.
-yalnızlığa alışmanın en son safhasında erkek artık romantizmini kaybetmiş ve daha kötüsü artık romantizme ihtiyacı kalmadığına kendisini iyice inandırmıştır. sürekli erkek arkadaşlarıyla vakit geçirdiği için bayanların dikkat ettiği nezaket kurallarından bir hayli uzaklaşmıştır.
-peki o en son safhadan önceki safhalarda?
-o safhaları hatırlamıyorum
18.11.06
yeni yine
Sen bana hala öğretemedin. Kumların arasında denizin ıslaklığı yanaklarıma bulaşmazsa olmaz hala. Elimde değil. Gitmek istediğim yerlere gidemeyip, yapmak istediklerimi bir sonraya bırakıyorum. Öğrenmemekte direniyorum. Bu direnişim çağlar boyunca sürebilirmiş gibi geliyor. Belki bir tufan kopsa, o tufana sokakta yakalansam, her yanımdan bugüne kadar aşık olduğum insanların bedenleri akıntıya kapılmış bir şekilde sürüklenerek geçse, bende bu manzaranın şokunu atlatamadan başımı bir duvarın köşesine çarpsam, belki o zaman gözümü açtığımda yeni bir başlangıç yapabilmek için yeni bir benle uyanırım. Belki o zaman bütün bunların sadece benim fazla ciddiye aldığım kurgularımdan ibaret olduğunu idrak edebilirim.
31.10.06
mektuplar
unutulmuş bir adamın unutulmuş mektuplarıydı. bir gün tozlu bir dosyanın içinden çıkıp başkalarının eline geçebileceğine kimse inanmıyordu. ama oldu. güne ve güneşe, aşka ve umuda, hüzne ve umutsuzluğa dair saklı sırlar barındırıyordu. okuyanlar bir daha asla iflah olmadılar. hayatlarındaki boşluk bir anda büyüdü. öyle ki, yavaş yavaş boşluk olmaya başladılar, boşluğa karıştılar. onları kimse kurtaramadı. o mektupları yazan adamın yanına gittiler. ellerinde şapkaları vardı.
bütün büyük yıkımların iki başrol oyuncusu vardır. iki sevgili, dünyadaki tüm kötülüklerin yanına bile yaklaşamayacağı hasarlara neden olabilirler. kalemlerinden çıkanlar nükleer bombalarla alay edip tahribat yaratırlar. mürekkebe karışan gözyaşlarının kimyasal reaksiyonu, mektup kağıtlarından, okuyanın solunum sistemine girerek onarılması imkansız yaralar açar. o yaraları röntgende görebilen bir doktor henüz dünyamızda yaşamıyor.
artık iyice sararmış kağıtlardan birisi eline geçtiği zaman, okumak için tereddüt bile etmedi. merak. mektup "merhaba" diye başlıyordu;
"bütün gün ne yazacağımı düşündüm, ancak hala bir karara varamadım. seni seviyor olmanın bütün tehlikelerinin farkındaydım ama yazı yazma kabiliyetimden de mahsur kalacağımı hiç düşünmemiştim. ince bir çizgide yürüyorum şimdi, elimde şapkam var, dengemi sağlamaya çalışıyorum kollarım açık. düşmekten korkmamaya çalışıyorum. bana bakarsan, göz göze gelirsek hiç şansım kalmaz. dayanamam. muhtemelen kendimi atıveririm. bir şeyi bilmeyi çok istiyorum, bu öyküde diğer bütün öyküler(im) gibi sersefil bir şekilde sonlandıktan, ben kimbilir kaç şarkıda içkimden çok büyük bir yudum daha alma ihtiyacı hissettikten ve nihayet yalanda olsa seni unuttuğumu kendime inandırdıktan sonra karşılaşacağımız o herhangi bir gün, sana soracağım 'mektuplarımı saklıyor musun' sorusuna ne cevap vereceksin. ben senin mektuplarını iki senede bir okuyacağım. hepsini iki senede bir okurum. iki senede bir mektup okuma günlerim gelir. neden iki senede bir diye sorma, çünkü bende bilmiyorum. okuyarak kendime çektirdiğim acının hücrelerimden çıkıp gitmesi iki sene sürüyordur belki. kimbilir. iflah olmayacağımı söylemiş miydim? neyse. bana ne kadar güvendiğini yazmışsın. ben ise sana aşığım. bu fark sonumuzu getirecek işte. hep böyle olur. insan soyunun en büyük lanetidir. olsun, ben genede sana aşık olacağım. mektuplarım sende gittikçe bir acıma hissi uyandıracak. kelimelerimde zavallılığımın ipuçlarını yakalayacaksın"
ilk sayfanın sonunda bir yere oturması gerektiğini düşündü. içten içe hissettiği şeylerin çok açık bir şekilde dile getirildiğini görmek onu sarsmıştı. kurtulmak için uğraştığı, kendi paranoyaklığı sandığı şeyler şimdi iddia makamının delilleri gibi önüne serilmişti. öbür sayfayı okumaması gerektiği halde okuyacağını biliyordu. şapkası ağırlaşmaya başlamıştı.
“nihayet gökyüzüne bakıp güzel olan şeylerin listesini çıkarttım. sanırım bunu daha önce yapmalıydım. olsun, güzel için geç kalmış olmak çokta yabancı olduğum bir husus değil. sırayla şöyle;
1- posta kutusunun önünden her geçişimde o pis, puslu şeffaf plastiğin arkasında bir beyazlık görme telaşı
2- mektup yazarken beni düşünüyor olman
3- el yazının sana ait olan herşeyden daha çok sen olması
4- hiçbir zaman pişman olmayacağımı biliyor olmam
o kadar fazla değil ama idare ederim herhalde. yolda yürürken seni görmek istiyorum bazen. şapkamın içerisine yapıştırdığım fotoğrafın hayatımı kurtarıyor. artık başım daha dik. tepemde yıldızlar uçuşuyor.”
“hayır!” diyebildi sadece. “neler oluyor burda, kim verdi bu mektubu bana?” az önce oturduğu yerden bir kolu yana düştü. o kolun ucundaki parmakların tuttuğu şapka yere yuvarlandı. şapkanın içindeki kızın fotoğrafı yıldızlara uçmak istiyor gibi gökyüzüne bakıyordu.
bütün büyük yıkımların iki başrol oyuncusu vardır. iki sevgili, dünyadaki tüm kötülüklerin yanına bile yaklaşamayacağı hasarlara neden olabilirler. kalemlerinden çıkanlar nükleer bombalarla alay edip tahribat yaratırlar. mürekkebe karışan gözyaşlarının kimyasal reaksiyonu, mektup kağıtlarından, okuyanın solunum sistemine girerek onarılması imkansız yaralar açar. o yaraları röntgende görebilen bir doktor henüz dünyamızda yaşamıyor.
artık iyice sararmış kağıtlardan birisi eline geçtiği zaman, okumak için tereddüt bile etmedi. merak. mektup "merhaba" diye başlıyordu;
"bütün gün ne yazacağımı düşündüm, ancak hala bir karara varamadım. seni seviyor olmanın bütün tehlikelerinin farkındaydım ama yazı yazma kabiliyetimden de mahsur kalacağımı hiç düşünmemiştim. ince bir çizgide yürüyorum şimdi, elimde şapkam var, dengemi sağlamaya çalışıyorum kollarım açık. düşmekten korkmamaya çalışıyorum. bana bakarsan, göz göze gelirsek hiç şansım kalmaz. dayanamam. muhtemelen kendimi atıveririm. bir şeyi bilmeyi çok istiyorum, bu öyküde diğer bütün öyküler(im) gibi sersefil bir şekilde sonlandıktan, ben kimbilir kaç şarkıda içkimden çok büyük bir yudum daha alma ihtiyacı hissettikten ve nihayet yalanda olsa seni unuttuğumu kendime inandırdıktan sonra karşılaşacağımız o herhangi bir gün, sana soracağım 'mektuplarımı saklıyor musun' sorusuna ne cevap vereceksin. ben senin mektuplarını iki senede bir okuyacağım. hepsini iki senede bir okurum. iki senede bir mektup okuma günlerim gelir. neden iki senede bir diye sorma, çünkü bende bilmiyorum. okuyarak kendime çektirdiğim acının hücrelerimden çıkıp gitmesi iki sene sürüyordur belki. kimbilir. iflah olmayacağımı söylemiş miydim? neyse. bana ne kadar güvendiğini yazmışsın. ben ise sana aşığım. bu fark sonumuzu getirecek işte. hep böyle olur. insan soyunun en büyük lanetidir. olsun, ben genede sana aşık olacağım. mektuplarım sende gittikçe bir acıma hissi uyandıracak. kelimelerimde zavallılığımın ipuçlarını yakalayacaksın"
ilk sayfanın sonunda bir yere oturması gerektiğini düşündü. içten içe hissettiği şeylerin çok açık bir şekilde dile getirildiğini görmek onu sarsmıştı. kurtulmak için uğraştığı, kendi paranoyaklığı sandığı şeyler şimdi iddia makamının delilleri gibi önüne serilmişti. öbür sayfayı okumaması gerektiği halde okuyacağını biliyordu. şapkası ağırlaşmaya başlamıştı.
“nihayet gökyüzüne bakıp güzel olan şeylerin listesini çıkarttım. sanırım bunu daha önce yapmalıydım. olsun, güzel için geç kalmış olmak çokta yabancı olduğum bir husus değil. sırayla şöyle;
1- posta kutusunun önünden her geçişimde o pis, puslu şeffaf plastiğin arkasında bir beyazlık görme telaşı
2- mektup yazarken beni düşünüyor olman
3- el yazının sana ait olan herşeyden daha çok sen olması
4- hiçbir zaman pişman olmayacağımı biliyor olmam
o kadar fazla değil ama idare ederim herhalde. yolda yürürken seni görmek istiyorum bazen. şapkamın içerisine yapıştırdığım fotoğrafın hayatımı kurtarıyor. artık başım daha dik. tepemde yıldızlar uçuşuyor.”
“hayır!” diyebildi sadece. “neler oluyor burda, kim verdi bu mektubu bana?” az önce oturduğu yerden bir kolu yana düştü. o kolun ucundaki parmakların tuttuğu şapka yere yuvarlandı. şapkanın içindeki kızın fotoğrafı yıldızlara uçmak istiyor gibi gökyüzüne bakıyordu.
14.10.06
yazmak
Bir selam kargaşasında kenarıya çekilmek derdindeyim. Herkesin birbirini tanıdığı meclislerde yalnızlık telaşı. Sohbetin son duraklarında başlıyor zamanım. Yorgun ruhlara ve uyuşmuş beyinlere hitap ediyorum. İki kuşak önce yaşayan insanların zerafeti gözlerimi kamaştırıyor. Faik bey, dedem, her sabah kalkar kalkmaz en temiz gömleğini nasıl giyer, gravatını nasıl özenle bağlarsa, işte öyle sevmek peşindeyim. Gri sisler gibi çöküp sinsi sinsi gerilen sinirlerimin yumuşaması bu oyun. Nefes almak ve yazmak bütünlüğünde coşkuyla kaybolmak istiyorum işte. Hislerimin düşüncelerimle en mantıklı birleşkesi burası. Gözlerim ve ellerimle tamamlanan bir ayin gibi herşey. Ardı arkası kesilmeyen ve aslında doğasına aykırı bir huzur. Mutlak konsantrasyonumu kanalize edebildiğim yegane dakikaların içinde olmak, başımı umuda kaldırıp göğsümde hissettiğim çarpıntılı derinlikle buluşmakla eş şu an. Çözülmesini hiç istemediğim bir düğüm. Yapmak istediğim bu, kesin olarak eminim. Aynı hayal kırıklıklarını bende yaşadım, aynı kahkahayı attım herkesle. Herkesin kendine ağladığı büyük aşklarım oldu yarım yamalak anlatabildiğim. Yavaş yavaş keşfettim, benden aslında ne kadar çok olduğunu. Keşfettikçe özelliğimden sıradanlığıma geçtim. Başarma hırsıyla yanıp tutuşup, elde edince kuvuşulan bir sevinçte değil, sükunetin sürüklediği yalınlıkta yazdığımda buldum mutluluğu. Bildiğim insanların yanında olabilmek için uzattım elimi. Tutanların daima dostu oldum. Kıvılcım gözlü bir soruydu zihnimdeki, meşguliyet acabaların kusursuz çıplaklığıydı. Sevdiğim insanlarla birlikte sevdiğim işi yaparak kazanabilir miydim gerçekten? Büyümenin temelinden korkuyordum yıllardır. Beyhude çabalarla yılların geçmesinden. Deforme olmuş bir hayata bakmaktan. Yazmamaktan. Yazmak isteyip yazamamaktan. Hayatın ortasında diz çökülmez. Çocuk lükslerimizden arındık. Oksijenli suyla iyileşen diz yaralarımızın yerini her bahar yeniden açan çiçekler almadı. O çiçekleri bize veren de olmadı. Gittikçe ağırlaşan bir yükün altında kendini aynadan izlemek esas ıstırap. Gecelerden korkmamaya başlar başlamaz tanışıyoruz üzüntüyle. Yastıklarımız bilir en derin kaygılarımızı. Ümit en haylaz ufaklıktır içimizde ki. Dinleyene anlattığımız hikayelerimizle doğruluyoruz işte yeniden. Karşımızda bizi ciddiye alan insanların aldatmacasız yardımını bekliyoruz belki. Göğe uzanan kelimelerimizle tutunuyoruz hayata. Bir defa olsun utanmış insanların anlıyacağı o mahcubiyetle sunuyoruz içimizi. Kalbimiz heyecanla çarparken coşkuyla müziğimizin sesini açıyoruz. Kalemimiz en saf benliğimiz oluyor. Yazmak harekete geçiriyor birşeyleri.
alo
-Alo
-Alo, merhaba Gökhan
-Merhaba?
-Tanımadın değil mi? Ceyda ben
-Ceyda?
-Aslında numaramı telefonundan sildiğini tahmin etmiştim
-Şaşırmadın o zaman
-Yo, şaşırmadım. Ama gene de belki diyordum
-Belki ne?
-Boşver. Nasılsın diye merak etmiştim, o yüzden aradım aslında
-Ben iyiyim. Hoş olmasam da muhtemelen bunu seninle paylaşmaz, iyiyim diye geçiştirirdim.
-Peki şimdi geçiştiriyor musun yoksa gerçekten iyi misin?
-Ceyda bunun bir önemi olduğunu zannetmiyorum. Ne oldu yalnız mı kaldın?
-Öyle de denebilir. Aslında bu kadar kalabalığın içinde insan yalnızım derse komik olur. -Söylemek istediğin bir şey var mı?
-Seni çok kırdım değil mi?
-(nefes verir) Bak, beni çok kırmıştın evet, senin yüzünden günlerim gecelerime karıştı, hayata olan inancımı kaybettim hatta bir ara. Ama sonra baktım ki sen dünyanın en mutlu insanı olarak, bence dünyanın en gerizekalı adamının elinden tutmuş bir halde hayatına devam ediyorsun. Bende nihayet asıl yanlışın bende olduğuna karar verdim ve tık! Bir anda herşey değişiverdi. Sen duyman gereken pişmanlığı hiçbir zaman duymadın. Ama şimdi bir buçuk sene boyunca hiç ihtiyaç duymadığın bana telefon açmış nasıl olduğumu öğrenmek istiyorsun. Bunun nedeni de muhtemelen yalnız kalmış olmandır. O küçük egon hasar gördü ve bi yerlerde bıraktığını hatırladığın ve ne zaman çağırsan yanına gelen Gökhan aklına geldi değil mi?
-Bunları hakettiğimi biliyorum, ve baştan sona haklısın. Kendimi savunmaya kalkışacak değilim. -Kendini değil, ama belki dünyanın en gerizekalı adamı dediğim için o lavuğu savunmaya kalkarsın diye düşünmedim değil.
-Aslında onun artık pek savunulmaya ihtiyacı yok. Yani aslında farketmez.
-Ne oldu? Ayrıldınız ve görüşmeyi kestiniz değil mi?
-Öyle de denebilir.
-Bişey mi oldu? Garip garip konuşma
-Bak, o gerizekalı ve lavuk diye tanımladığın adam artık yaşamıyor, öldü. O yüzden gerçekten farketmez.
-…..Başın sağolsun, bilmiyordum….Üzgünüm
-Olmamalısın, en azından ben değilim.
-Değil misin?
-Hayır. Eğer üzülürsem ikiyüzlülük yapmış olurum. Ve inan zaten değmezdi.
-Biraz fazla sert olmadı mı? Adam ölmüş, yani ne bileyim en azından ruhunu affedebilirsin, her ne yaptıysa.
-Gökhan bak, bilmediğin bir şey var. Nasıl söyleneceğini bilmiyorum tam, ama başka yolu yok herhalde. O’nu ben öldürdüm.
-…… Ne yaptın?
-Duyduğun şeye inan. O yüzden şimdi kalkıp üzülüyorum demenin bir manası yok. En azından bu sefer yaptığım şeyin arkasında durmak istiyorum.
-Ceyda sen iyi misin? Sarhoş falan değilsin di mi?
- Şu anda sarhoş olmayı çok isterdim ama pek mümkün değil. En azından bir 15 sene kadar da mümkün olacağını sanmıyorum.
-Sen!?..
-Evet Gökhan, ben şu anda hapisteyim. Kalabalığın içinde yalnızım ve bu sefer sen çağırsamda yanıma gelemezsin. Bütün bu konuşmanında sadece bir tek nedeni var, sana sadece hep haklı olduğunu söylemek istiyorum. Benim ve benim gibilerin anlamadığı şeyi defalarca bana anlatmaya çalıştın. Defalarca hayatta beyaz atlı bir prens veya prenses olmadığını, ilk görüşte aşkın mucizelere bağlı olduğunu, mucizeyi beklemenin de beyhude bir çaba olduğunu söyledin. Ben o mucizeyi gerçekleştirdiğime inandım. Rüyadan uyandığımda ise yerde kanlar içinde bir adam yatıyordu. Sonra bir başka rüyada olduğumu anladım. Demir parmaklıklı bir rüya. Uyandığımda bu sefer yanımda seni gördüm. Olması gerektiği gibi. Farkında olmadan ne kaybettiğimi anladığımda ise ellerimde sadece üzüntü vardı. Burda bu konuşmayı yapmanın ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezsin. Şimdi beraber okuduğumuz o şiir geliyor aklıma bazen; Mahvolmuş hayatlar olağandır,
-Bilgeler içinde, ahmaklar içinde
-Evet. Ve Bukowski bunu biliyordu. Sende biliyordun. Ben ise biliyormuş gibi yapıyordum sadece. Meğer o şiirde ki ahmak benmişim.
-Ceyda…
-Bir şey söyleme. Seni tekrar arıycam, bu kadarını kaldırabilirsin en azından değil mi?
-Tabi, elbette.
-Teşekkürler. Seni seviyorum.
-Bende seni seviyorum. Maalesef bende seni seviyorum.
-Alo, merhaba Gökhan
-Merhaba?
-Tanımadın değil mi? Ceyda ben
-Ceyda?
-Aslında numaramı telefonundan sildiğini tahmin etmiştim
-Şaşırmadın o zaman
-Yo, şaşırmadım. Ama gene de belki diyordum
-Belki ne?
-Boşver. Nasılsın diye merak etmiştim, o yüzden aradım aslında
-Ben iyiyim. Hoş olmasam da muhtemelen bunu seninle paylaşmaz, iyiyim diye geçiştirirdim.
-Peki şimdi geçiştiriyor musun yoksa gerçekten iyi misin?
-Ceyda bunun bir önemi olduğunu zannetmiyorum. Ne oldu yalnız mı kaldın?
-Öyle de denebilir. Aslında bu kadar kalabalığın içinde insan yalnızım derse komik olur. -Söylemek istediğin bir şey var mı?
-Seni çok kırdım değil mi?
-(nefes verir) Bak, beni çok kırmıştın evet, senin yüzünden günlerim gecelerime karıştı, hayata olan inancımı kaybettim hatta bir ara. Ama sonra baktım ki sen dünyanın en mutlu insanı olarak, bence dünyanın en gerizekalı adamının elinden tutmuş bir halde hayatına devam ediyorsun. Bende nihayet asıl yanlışın bende olduğuna karar verdim ve tık! Bir anda herşey değişiverdi. Sen duyman gereken pişmanlığı hiçbir zaman duymadın. Ama şimdi bir buçuk sene boyunca hiç ihtiyaç duymadığın bana telefon açmış nasıl olduğumu öğrenmek istiyorsun. Bunun nedeni de muhtemelen yalnız kalmış olmandır. O küçük egon hasar gördü ve bi yerlerde bıraktığını hatırladığın ve ne zaman çağırsan yanına gelen Gökhan aklına geldi değil mi?
-Bunları hakettiğimi biliyorum, ve baştan sona haklısın. Kendimi savunmaya kalkışacak değilim. -Kendini değil, ama belki dünyanın en gerizekalı adamı dediğim için o lavuğu savunmaya kalkarsın diye düşünmedim değil.
-Aslında onun artık pek savunulmaya ihtiyacı yok. Yani aslında farketmez.
-Ne oldu? Ayrıldınız ve görüşmeyi kestiniz değil mi?
-Öyle de denebilir.
-Bişey mi oldu? Garip garip konuşma
-Bak, o gerizekalı ve lavuk diye tanımladığın adam artık yaşamıyor, öldü. O yüzden gerçekten farketmez.
-…..Başın sağolsun, bilmiyordum….Üzgünüm
-Olmamalısın, en azından ben değilim.
-Değil misin?
-Hayır. Eğer üzülürsem ikiyüzlülük yapmış olurum. Ve inan zaten değmezdi.
-Biraz fazla sert olmadı mı? Adam ölmüş, yani ne bileyim en azından ruhunu affedebilirsin, her ne yaptıysa.
-Gökhan bak, bilmediğin bir şey var. Nasıl söyleneceğini bilmiyorum tam, ama başka yolu yok herhalde. O’nu ben öldürdüm.
-…… Ne yaptın?
-Duyduğun şeye inan. O yüzden şimdi kalkıp üzülüyorum demenin bir manası yok. En azından bu sefer yaptığım şeyin arkasında durmak istiyorum.
-Ceyda sen iyi misin? Sarhoş falan değilsin di mi?
- Şu anda sarhoş olmayı çok isterdim ama pek mümkün değil. En azından bir 15 sene kadar da mümkün olacağını sanmıyorum.
-Sen!?..
-Evet Gökhan, ben şu anda hapisteyim. Kalabalığın içinde yalnızım ve bu sefer sen çağırsamda yanıma gelemezsin. Bütün bu konuşmanında sadece bir tek nedeni var, sana sadece hep haklı olduğunu söylemek istiyorum. Benim ve benim gibilerin anlamadığı şeyi defalarca bana anlatmaya çalıştın. Defalarca hayatta beyaz atlı bir prens veya prenses olmadığını, ilk görüşte aşkın mucizelere bağlı olduğunu, mucizeyi beklemenin de beyhude bir çaba olduğunu söyledin. Ben o mucizeyi gerçekleştirdiğime inandım. Rüyadan uyandığımda ise yerde kanlar içinde bir adam yatıyordu. Sonra bir başka rüyada olduğumu anladım. Demir parmaklıklı bir rüya. Uyandığımda bu sefer yanımda seni gördüm. Olması gerektiği gibi. Farkında olmadan ne kaybettiğimi anladığımda ise ellerimde sadece üzüntü vardı. Burda bu konuşmayı yapmanın ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezsin. Şimdi beraber okuduğumuz o şiir geliyor aklıma bazen; Mahvolmuş hayatlar olağandır,
-Bilgeler içinde, ahmaklar içinde
-Evet. Ve Bukowski bunu biliyordu. Sende biliyordun. Ben ise biliyormuş gibi yapıyordum sadece. Meğer o şiirde ki ahmak benmişim.
-Ceyda…
-Bir şey söyleme. Seni tekrar arıycam, bu kadarını kaldırabilirsin en azından değil mi?
-Tabi, elbette.
-Teşekkürler. Seni seviyorum.
-Bende seni seviyorum. Maalesef bende seni seviyorum.
erteleme
o kadar çok ertelemişliğim var ki bazen boşvermişliğimle karıştırıyorum bütün olanları. adını erteleme bile koyamadan korkularımla vazgeçtiğim konuşmalarım var. başımı yastığa dayadığım zaman her kelimesini kristal bir ağ gibi ördüğüm cümlelerim ve bütün o cümlelerin oluşturduğu hiç sese dökülmemiş tiratlarım var. bunun adı erteleme. aslında sinsi sinsi biliyorum ki monologlarımla mutluyum. alacağım muhtemel cevaplardan kaçmanın en kestirme yolu. dahiyane bir buluş bu erteleme. bahanelerin en güzeli. ertelemek hayalleri uzatıyor. ve gerçeklerin üzerinde kalın bir örtü.
13.10.06
yol
bir yere gitmeye dairdir. değişen anıların ortak noktasında hep o şeritler. beyaz bir yılan gibi tüm manzaranın ortasında. yol tüketilmeye mahkum cezadır. sonunda sevinç mi gözyaşı mı umursamaz. o, zamanın gördüğünüz şeklidir. yolun bir yerinde mutlaka onun olursunuz. dilediğiniz kadar önleminizi alın. şarkılardan sıkılacak, kitapları bırakacaksınız. sohbet artık tat vermeyecek. yapacağınız hiç bir şey kalmadı. gözleriniz asfaltta yolun gerçekliğini ezberlemeye başlayacaksınız. banketlerden silüetler size sorular soracak. nereye gidiyorsun? geçen arabalar, yol kenarında ki insanlar, hayvanlar, motor gürültüsü, rüzgar uğultusu.. hepsi hiç perde demeyecek bir oyunun dekorları gibi duruyor. o senin oyunun. seni ilgilendirmeyen ayrıntıların mahkumusun sen. nereye gidiyorsun? gece karanlığında bütün bu ışıklar da ne? yolun olmuşsundur artık. o sana hükmeder. istediği zaman çabuk geçer, istemediği zaman bir ömür. bu yol hangi dertleri taşımış bilmezsin. kaç kişi dönmek için yalvarır, sen ne zaman yalvaracaksın? yol seni belki kabul eder. ama geri dönüşte ordan geçer. aynı banketlerde aynı silüetler hep ordadır. o mutlak soru yolda hep çınlanır; nereye gidiyorsun? yolu öğrenmek zaman ister, onunla gitmek gerek. yolun hakkını vermeden bitmez. siyah asfalt beyaz çizgiyle sevişir. güneş kırmızı nokta. ve zamanın bir durağında inersin. giden gelmiş derler. ama gelen aynı kişi midir? bunu ancak yol bilir, bildiğini kimseyle paylaşmaz
ben ve ben
ben önyargılarımla mutlu koskocaman bir kahkahayım. rahatsızlığımı gizlemeyi marifet bilirim. gösteriden sonra ağlayan palyaço imgesine özendiğimde ortaokuldaydım. bunun bir faydası olmadığını anladığımda ise yalnız. maske takmıyorum hayır. maskeyle ilgili karizma arayışları midemi bunadırıyor. sorsan kimse kendisi değil aslında, herkes bir kalkanla dolaşıyor, takındıkları maskeleri çıkarırlarsa içyüzlerinde ne duygusallar ne romantikler aman allahım. hepsinin suratlarına tükürmek niyetindeyim. bir vapurda denizi seyrederken içi hoş olan insanlar olsun yanımda yeter.
iyilik
"iyilerde ölür mü?" diye sorduğu zaman verecek sadece bir cevabım olduğunu biliyordum; "esas iyiler ölür. arkasından hikayeleri anlatılsın diye ölürler. kötüler ise hep yaşar ve bu yüzden onları kimse anmaz" anlamış gibi kafasını salladı. belkide gerçekten anlamıştı. çocuklardan anlamadığımı belli etmemeye çalıştım. "peki sen iyi biri misin?" diye devam etti. sohbeti kesmeye pek niyeti yoktu galiba. benim iyi biri olduğuma inanmak istiyor gibi bir hali vardı. belki de ben iyi birisi olduğumu düşünmek istiyordum. her halükarda değişen birşey yokmuş gibi cevapladım "iyi birisi olmaya çalışıyorum, ama kimbilir belki birileri kötü olduğumu düşünüyordur" ne söylediğimle ilgilendiğini sanmıyordum, ben konuşurken o kendi söyleyeceklerini tasarlıyor olmalıydı. lafım biter bitmez hemen konuşmaya başladı "sen öldüğünde ben senin iyi biri olduğunu anlatırım ve böylece hikayelerin yayılır." ne diyeceğimi kestiremediğim anlardan biri dahaydı işte. fazla uzatmadan teşekkürler dedim ve saçlarını okşadım. yüzümde salak bir gülümseme vardı. sanki ona çocuk olduğun için böyle şeyler sana ne kadar kolay gözüküyor değil mi demek istiyordum. eğer demin söylediğim şeylerin doğruluğuna inanıyor olsaydım kötü biri olup ölmemeyi tercih ederdim sanırım. çocuk benden daha iyi bir insandı, buna emindim.
ah be abi
"ah be abi" dedi. "ne olurdu sanki beş dakika önce gelseydin. şimdi kalktı daha vapur, yetişirdin." benim bir yere yetişmeye ihtiyacım yok ki, hem seni de tanımıyorum. ben öyle geçiyordum burdan, hayırdır? "ah be abi" dedi. "şimdi gitseydin o vapurla, denizin en güzel zamanını görecektin.tam bu saatte kalkan vapurlara binenler görür ancak. sende az daha yetişiyordun" hangi vapur arkadaş? beyoğlunun ortasında deniz ne arar? benimle dalga geçmeyi bırak lütfen, tamam işim yok ama biraz gururum kaldı hala. "yok be abi" dedi. "bugün en çok sen yaklaştın vapura. ne zamandır binen olmadı ki zaten. ama ben biliyordum, ta sokağın başından gördüm senin vapura yetişmeye çalıştığını, koş dedim o kadar bağırdım, hiç duymadın ki be abi. ama olsun. senin biletinin tarihi daha var. gene gel. mutlaka binmen lazım, denizin en güzel zamanını görmeyi hakediyorsun" peki o vapura bindin mi sen hiç? yani denizin diyorum, en güzel zamanını gördün mü? "ah be abi" dedi "bırak şimdi şaka yapmayı, onu görenlerin bir daha burda ne işi var" bir yalanın peşinde koşmamı istiyorsun galiba. ama dediğine bakılırsa güzel bir yalan bu. belki değer. tamam o zaman, bundan sonra o vapura yetişmek için elimden geleni yapacağım bende. "abi" dedi, bu sefer biraz hüzünlü bir sesle. "gittiğin yerden bana bir mektup atar mısın? denizin o en güzel anını anlatan? ha, yazarmısın?" adrese ne yazıcam ki, hem adını bile bilmiyorum, edebiyattan da hep bütünlemeye kalırdım ben zaten. olur mu ki? "ah be abi" dedi. "sen yaz, sen yazarsın. yazdıktan sonrada zarfa falan gerek yok, denize bırak yavaşça ben alırım onu, merak etme" güzel bir yalanın peşinden koşmak gibisi yoktur değil mi? evet. bu ömür dedikleri şey, dertli gerçeklerin peşinden koşmaya değmeyecek kadar önemsiz. güzel bir yalan uğruna yola çıkılabilir. sen benim güzel yalanımı bana söyledin. bunun için teşekkür ederim. mektubumu bekle, sana mutlaka yazacağım. "ah be abi" dedi. "o kadar mutlu olacaksın ki..."
ah be abi 2
"ah be abi" diyen o sefil yaratığı tanımamın üzerinden tam 7 sene geçti. o güne lanet olsun. büyük bir inancın etrafıma yavaş yavaş örülmeye başlamasına sebep olduğu için bin kere lanet olsun. hala yakamı kurtaramadığım bir özlemle kavrularak o gemiyi arıyorum. bana söylenen ve benim olan büyük yalanın esiriyim artık. bulmak üzere neredeyse hiç bir umudum olmamasına rağmen, arayışın ortasında herşeyimi kaybettim. o dilenci kılıklı serserinin gerçek olup olmadığından bile emin değilim şimdi. belki herşey sadece bir gündüz düşüydü. büyük boşluğumu doldurmak üzere beynimin bana oynadığı bir oyun. kim bilebilir? sokaklarda parıldayan gözlerle, başkalarına ait olmadığı için kimsenin anlayamayacağı yalanımın peşinde, yıllarca sürüklendim. sahip olduğum biletin -ki varlığına olan inancım dışında bir ispatıda yok, zamanının geçmiş olması ihtimalide günden güne içimi kemiriyor. ya gemiye adımımı attığım anda biletim geçersiz diye geri çevrilirsem? allahım, sen bana bu acıyı yaşatma lütfen. denizin en güzel zamanını görmeye adanmış bir yaşam için herşey. tam 7 yıldır cebimde bir kalem ve bir kağıtla dolaşıyorum. söz verdiğim mektubu yazmak için. o kahrolası vapuru artık hakediyorum. onu dünya üzerinde benden daha fazla hakeden hiç kimse olamaz. nefes aldığım her saniye ondan biraz daha uzaklaştığımı hissetsemde, onu aradıkça mesafenin gittikçe açıldığını hissetsemde bunu önemseyecek durumda değilim. o güzel yalan şimdi bütün gerçekliğimi ele geçirdi. hayal ve hayat birbirine girdi. ayıracak gücüm yok. bu yüzden tek çarem hayal olmak.
Subscribe to:
Comments (Atom)