Neyin nesi kimin fesi

Mert, bir insandır. Bana öyle geliyor ki iyi de bir insandır. Ama elbette emin olamayız. Zira Mert hakkında bildiklerimin çoğunu kimden öğrendiğimi söylersem artık bana olan güveniniz sarsılır. O yüzden, yani siz hala bana güveniyorken, bildiğimi iddia ettiğim şeyleri gerçekten doğru kabul edin ve bu sizin için yeterli olsun. Böylece Mert iyi bir insan olarak yoluna devam edebilsin.

31.10.06

mektuplar

unutulmuş bir adamın unutulmuş mektuplarıydı. bir gün tozlu bir dosyanın içinden çıkıp başkalarının eline geçebileceğine kimse inanmıyordu. ama oldu. güne ve güneşe, aşka ve umuda, hüzne ve umutsuzluğa dair saklı sırlar barındırıyordu. okuyanlar bir daha asla iflah olmadılar. hayatlarındaki boşluk bir anda büyüdü. öyle ki, yavaş yavaş boşluk olmaya başladılar, boşluğa karıştılar. onları kimse kurtaramadı. o mektupları yazan adamın yanına gittiler. ellerinde şapkaları vardı.

bütün büyük yıkımların iki başrol oyuncusu vardır. iki sevgili, dünyadaki tüm kötülüklerin yanına bile yaklaşamayacağı hasarlara neden olabilirler. kalemlerinden çıkanlar nükleer bombalarla alay edip tahribat yaratırlar. mürekkebe karışan gözyaşlarının kimyasal reaksiyonu, mektup kağıtlarından, okuyanın solunum sistemine girerek onarılması imkansız yaralar açar. o yaraları röntgende görebilen bir doktor henüz dünyamızda yaşamıyor.

artık iyice sararmış kağıtlardan birisi eline geçtiği zaman, okumak için tereddüt bile etmedi. merak. mektup "merhaba" diye başlıyordu;
"bütün gün ne yazacağımı düşündüm, ancak hala bir karara varamadım. seni seviyor olmanın bütün tehlikelerinin farkındaydım ama yazı yazma kabiliyetimden de mahsur kalacağımı hiç düşünmemiştim. ince bir çizgide yürüyorum şimdi, elimde şapkam var, dengemi sağlamaya çalışıyorum kollarım açık. düşmekten korkmamaya çalışıyorum. bana bakarsan, göz göze gelirsek hiç şansım kalmaz. dayanamam. muhtemelen kendimi atıveririm. bir şeyi bilmeyi çok istiyorum, bu öyküde diğer bütün öyküler(im) gibi sersefil bir şekilde sonlandıktan, ben kimbilir kaç şarkıda içkimden çok büyük bir yudum daha alma ihtiyacı hissettikten ve nihayet yalanda olsa seni unuttuğumu kendime inandırdıktan sonra karşılaşacağımız o herhangi bir gün, sana soracağım 'mektuplarımı saklıyor musun' sorusuna ne cevap vereceksin. ben senin mektuplarını iki senede bir okuyacağım. hepsini iki senede bir okurum. iki senede bir mektup okuma günlerim gelir. neden iki senede bir diye sorma, çünkü bende bilmiyorum. okuyarak kendime çektirdiğim acının hücrelerimden çıkıp gitmesi iki sene sürüyordur belki. kimbilir. iflah olmayacağımı söylemiş miydim? neyse. bana ne kadar güvendiğini yazmışsın. ben ise sana aşığım. bu fark sonumuzu getirecek işte. hep böyle olur. insan soyunun en büyük lanetidir. olsun, ben genede sana aşık olacağım. mektuplarım sende gittikçe bir acıma hissi uyandıracak. kelimelerimde zavallılığımın ipuçlarını yakalayacaksın"

ilk sayfanın sonunda bir yere oturması gerektiğini düşündü. içten içe hissettiği şeylerin çok açık bir şekilde dile getirildiğini görmek onu sarsmıştı. kurtulmak için uğraştığı, kendi paranoyaklığı sandığı şeyler şimdi iddia makamının delilleri gibi önüne serilmişti. öbür sayfayı okumaması gerektiği halde okuyacağını biliyordu. şapkası ağırlaşmaya başlamıştı.

“nihayet gökyüzüne bakıp güzel olan şeylerin listesini çıkarttım. sanırım bunu daha önce yapmalıydım. olsun, güzel için geç kalmış olmak çokta yabancı olduğum bir husus değil. sırayla şöyle;
1- posta kutusunun önünden her geçişimde o pis, puslu şeffaf plastiğin arkasında bir beyazlık görme telaşı
2- mektup yazarken beni düşünüyor olman
3- el yazının sana ait olan herşeyden daha çok sen olması
4- hiçbir zaman pişman olmayacağımı biliyor olmam
o kadar fazla değil ama idare ederim herhalde. yolda yürürken seni görmek istiyorum bazen. şapkamın içerisine yapıştırdığım fotoğrafın hayatımı kurtarıyor. artık başım daha dik. tepemde yıldızlar uçuşuyor.”

“hayır!” diyebildi sadece. “neler oluyor burda, kim verdi bu mektubu bana?” az önce oturduğu yerden bir kolu yana düştü. o kolun ucundaki parmakların tuttuğu şapka yere yuvarlandı. şapkanın içindeki kızın fotoğrafı yıldızlara uçmak istiyor gibi gökyüzüne bakıyordu.

14.10.06

yazmak

Bir selam kargaşasında kenarıya çekilmek derdindeyim. Herkesin birbirini tanıdığı meclislerde yalnızlık telaşı. Sohbetin son duraklarında başlıyor zamanım. Yorgun ruhlara ve uyuşmuş beyinlere hitap ediyorum. İki kuşak önce yaşayan insanların zerafeti gözlerimi kamaştırıyor. Faik bey, dedem, her sabah kalkar kalkmaz en temiz gömleğini nasıl giyer, gravatını nasıl özenle bağlarsa, işte öyle sevmek peşindeyim. Gri sisler gibi çöküp sinsi sinsi gerilen sinirlerimin yumuşaması bu oyun. Nefes almak ve yazmak bütünlüğünde coşkuyla kaybolmak istiyorum işte. Hislerimin düşüncelerimle en mantıklı birleşkesi burası. Gözlerim ve ellerimle tamamlanan bir ayin gibi herşey. Ardı arkası kesilmeyen ve aslında doğasına aykırı bir huzur. Mutlak konsantrasyonumu kanalize edebildiğim yegane dakikaların içinde olmak, başımı umuda kaldırıp göğsümde hissettiğim çarpıntılı derinlikle buluşmakla eş şu an. Çözülmesini hiç istemediğim bir düğüm. Yapmak istediğim bu, kesin olarak eminim. Aynı hayal kırıklıklarını bende yaşadım, aynı kahkahayı attım herkesle. Herkesin kendine ağladığı büyük aşklarım oldu yarım yamalak anlatabildiğim. Yavaş yavaş keşfettim, benden aslında ne kadar çok olduğunu. Keşfettikçe özelliğimden sıradanlığıma geçtim. Başarma hırsıyla yanıp tutuşup, elde edince kuvuşulan bir sevinçte değil, sükunetin sürüklediği yalınlıkta yazdığımda buldum mutluluğu. Bildiğim insanların yanında olabilmek için uzattım elimi. Tutanların daima dostu oldum. Kıvılcım gözlü bir soruydu zihnimdeki, meşguliyet acabaların kusursuz çıplaklığıydı. Sevdiğim insanlarla birlikte sevdiğim işi yaparak kazanabilir miydim gerçekten? Büyümenin temelinden korkuyordum yıllardır. Beyhude çabalarla yılların geçmesinden. Deforme olmuş bir hayata bakmaktan. Yazmamaktan. Yazmak isteyip yazamamaktan. Hayatın ortasında diz çökülmez. Çocuk lükslerimizden arındık. Oksijenli suyla iyileşen diz yaralarımızın yerini her bahar yeniden açan çiçekler almadı. O çiçekleri bize veren de olmadı. Gittikçe ağırlaşan bir yükün altında kendini aynadan izlemek esas ıstırap. Gecelerden korkmamaya başlar başlamaz tanışıyoruz üzüntüyle. Yastıklarımız bilir en derin kaygılarımızı. Ümit en haylaz ufaklıktır içimizde ki. Dinleyene anlattığımız hikayelerimizle doğruluyoruz işte yeniden. Karşımızda bizi ciddiye alan insanların aldatmacasız yardımını bekliyoruz belki. Göğe uzanan kelimelerimizle tutunuyoruz hayata. Bir defa olsun utanmış insanların anlıyacağı o mahcubiyetle sunuyoruz içimizi. Kalbimiz heyecanla çarparken coşkuyla müziğimizin sesini açıyoruz. Kalemimiz en saf benliğimiz oluyor. Yazmak harekete geçiriyor birşeyleri.

alo

-Alo
-Alo, merhaba Gökhan
-Merhaba?
-Tanımadın değil mi? Ceyda ben
-Ceyda?
-Aslında numaramı telefonundan sildiğini tahmin etmiştim
-Şaşırmadın o zaman
-Yo, şaşırmadım. Ama gene de belki diyordum
-Belki ne?
-Boşver. Nasılsın diye merak etmiştim, o yüzden aradım aslında
-Ben iyiyim. Hoş olmasam da muhtemelen bunu seninle paylaşmaz, iyiyim diye geçiştirirdim.
-Peki şimdi geçiştiriyor musun yoksa gerçekten iyi misin?
-Ceyda bunun bir önemi olduğunu zannetmiyorum. Ne oldu yalnız mı kaldın?
-Öyle de denebilir. Aslında bu kadar kalabalığın içinde insan yalnızım derse komik olur. -Söylemek istediğin bir şey var mı?
-Seni çok kırdım değil mi?
-(nefes verir) Bak, beni çok kırmıştın evet, senin yüzünden günlerim gecelerime karıştı, hayata olan inancımı kaybettim hatta bir ara. Ama sonra baktım ki sen dünyanın en mutlu insanı olarak, bence dünyanın en gerizekalı adamının elinden tutmuş bir halde hayatına devam ediyorsun. Bende nihayet asıl yanlışın bende olduğuna karar verdim ve tık! Bir anda herşey değişiverdi. Sen duyman gereken pişmanlığı hiçbir zaman duymadın. Ama şimdi bir buçuk sene boyunca hiç ihtiyaç duymadığın bana telefon açmış nasıl olduğumu öğrenmek istiyorsun. Bunun nedeni de muhtemelen yalnız kalmış olmandır. O küçük egon hasar gördü ve bi yerlerde bıraktığını hatırladığın ve ne zaman çağırsan yanına gelen Gökhan aklına geldi değil mi?
-Bunları hakettiğimi biliyorum, ve baştan sona haklısın. Kendimi savunmaya kalkışacak değilim. -Kendini değil, ama belki dünyanın en gerizekalı adamı dediğim için o lavuğu savunmaya kalkarsın diye düşünmedim değil.
-Aslında onun artık pek savunulmaya ihtiyacı yok. Yani aslında farketmez.
-Ne oldu? Ayrıldınız ve görüşmeyi kestiniz değil mi?
-Öyle de denebilir.
-Bişey mi oldu? Garip garip konuşma
-Bak, o gerizekalı ve lavuk diye tanımladığın adam artık yaşamıyor, öldü. O yüzden gerçekten farketmez.
-…..Başın sağolsun, bilmiyordum….Üzgünüm
-Olmamalısın, en azından ben değilim.
-Değil misin?
-Hayır. Eğer üzülürsem ikiyüzlülük yapmış olurum. Ve inan zaten değmezdi.
-Biraz fazla sert olmadı mı? Adam ölmüş, yani ne bileyim en azından ruhunu affedebilirsin, her ne yaptıysa.
-Gökhan bak, bilmediğin bir şey var. Nasıl söyleneceğini bilmiyorum tam, ama başka yolu yok herhalde. O’nu ben öldürdüm.
-…… Ne yaptın?
-Duyduğun şeye inan. O yüzden şimdi kalkıp üzülüyorum demenin bir manası yok. En azından bu sefer yaptığım şeyin arkasında durmak istiyorum.
-Ceyda sen iyi misin? Sarhoş falan değilsin di mi?
- Şu anda sarhoş olmayı çok isterdim ama pek mümkün değil. En azından bir 15 sene kadar da mümkün olacağını sanmıyorum.
-Sen!?..
-Evet Gökhan, ben şu anda hapisteyim. Kalabalığın içinde yalnızım ve bu sefer sen çağırsamda yanıma gelemezsin. Bütün bu konuşmanında sadece bir tek nedeni var, sana sadece hep haklı olduğunu söylemek istiyorum. Benim ve benim gibilerin anlamadığı şeyi defalarca bana anlatmaya çalıştın. Defalarca hayatta beyaz atlı bir prens veya prenses olmadığını, ilk görüşte aşkın mucizelere bağlı olduğunu, mucizeyi beklemenin de beyhude bir çaba olduğunu söyledin. Ben o mucizeyi gerçekleştirdiğime inandım. Rüyadan uyandığımda ise yerde kanlar içinde bir adam yatıyordu. Sonra bir başka rüyada olduğumu anladım. Demir parmaklıklı bir rüya. Uyandığımda bu sefer yanımda seni gördüm. Olması gerektiği gibi. Farkında olmadan ne kaybettiğimi anladığımda ise ellerimde sadece üzüntü vardı. Burda bu konuşmayı yapmanın ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezsin. Şimdi beraber okuduğumuz o şiir geliyor aklıma bazen; Mahvolmuş hayatlar olağandır,
-Bilgeler içinde, ahmaklar içinde
-Evet. Ve Bukowski bunu biliyordu. Sende biliyordun. Ben ise biliyormuş gibi yapıyordum sadece. Meğer o şiirde ki ahmak benmişim.
-Ceyda…
-Bir şey söyleme. Seni tekrar arıycam, bu kadarını kaldırabilirsin en azından değil mi?
-Tabi, elbette.
-Teşekkürler. Seni seviyorum.
-Bende seni seviyorum. Maalesef bende seni seviyorum.

erteleme

o kadar çok ertelemişliğim var ki bazen boşvermişliğimle karıştırıyorum bütün olanları. adını erteleme bile koyamadan korkularımla vazgeçtiğim konuşmalarım var. başımı yastığa dayadığım zaman her kelimesini kristal bir ağ gibi ördüğüm cümlelerim ve bütün o cümlelerin oluşturduğu hiç sese dökülmemiş tiratlarım var. bunun adı erteleme. aslında sinsi sinsi biliyorum ki monologlarımla mutluyum. alacağım muhtemel cevaplardan kaçmanın en kestirme yolu. dahiyane bir buluş bu erteleme. bahanelerin en güzeli. ertelemek hayalleri uzatıyor. ve gerçeklerin üzerinde kalın bir örtü.

13.10.06

yol

bir yere gitmeye dairdir. değişen anıların ortak noktasında hep o şeritler. beyaz bir yılan gibi tüm manzaranın ortasında. yol tüketilmeye mahkum cezadır. sonunda sevinç mi gözyaşı mı umursamaz. o, zamanın gördüğünüz şeklidir. yolun bir yerinde mutlaka onun olursunuz. dilediğiniz kadar önleminizi alın. şarkılardan sıkılacak, kitapları bırakacaksınız. sohbet artık tat vermeyecek. yapacağınız hiç bir şey kalmadı. gözleriniz asfaltta yolun gerçekliğini ezberlemeye başlayacaksınız. banketlerden silüetler size sorular soracak. nereye gidiyorsun? geçen arabalar, yol kenarında ki insanlar, hayvanlar, motor gürültüsü, rüzgar uğultusu.. hepsi hiç perde demeyecek bir oyunun dekorları gibi duruyor. o senin oyunun. seni ilgilendirmeyen ayrıntıların mahkumusun sen. nereye gidiyorsun? gece karanlığında bütün bu ışıklar da ne? yolun olmuşsundur artık. o sana hükmeder. istediği zaman çabuk geçer, istemediği zaman bir ömür. bu yol hangi dertleri taşımış bilmezsin. kaç kişi dönmek için yalvarır, sen ne zaman yalvaracaksın? yol seni belki kabul eder. ama geri dönüşte ordan geçer. aynı banketlerde aynı silüetler hep ordadır. o mutlak soru yolda hep çınlanır; nereye gidiyorsun? yolu öğrenmek zaman ister, onunla gitmek gerek. yolun hakkını vermeden bitmez. siyah asfalt beyaz çizgiyle sevişir. güneş kırmızı nokta. ve zamanın bir durağında inersin. giden gelmiş derler. ama gelen aynı kişi midir? bunu ancak yol bilir, bildiğini kimseyle paylaşmaz

ben ve ben

ben önyargılarımla mutlu koskocaman bir kahkahayım. rahatsızlığımı gizlemeyi marifet bilirim. gösteriden sonra ağlayan palyaço imgesine özendiğimde ortaokuldaydım. bunun bir faydası olmadığını anladığımda ise yalnız. maske takmıyorum hayır. maskeyle ilgili karizma arayışları midemi bunadırıyor. sorsan kimse kendisi değil aslında, herkes bir kalkanla dolaşıyor, takındıkları maskeleri çıkarırlarsa içyüzlerinde ne duygusallar ne romantikler aman allahım. hepsinin suratlarına tükürmek niyetindeyim. bir vapurda denizi seyrederken içi hoş olan insanlar olsun yanımda yeter.

iyilik

"iyilerde ölür mü?" diye sorduğu zaman verecek sadece bir cevabım olduğunu biliyordum; "esas iyiler ölür. arkasından hikayeleri anlatılsın diye ölürler. kötüler ise hep yaşar ve bu yüzden onları kimse anmaz" anlamış gibi kafasını salladı. belkide gerçekten anlamıştı. çocuklardan anlamadığımı belli etmemeye çalıştım. "peki sen iyi biri misin?" diye devam etti. sohbeti kesmeye pek niyeti yoktu galiba. benim iyi biri olduğuma inanmak istiyor gibi bir hali vardı. belki de ben iyi birisi olduğumu düşünmek istiyordum. her halükarda değişen birşey yokmuş gibi cevapladım "iyi birisi olmaya çalışıyorum, ama kimbilir belki birileri kötü olduğumu düşünüyordur" ne söylediğimle ilgilendiğini sanmıyordum, ben konuşurken o kendi söyleyeceklerini tasarlıyor olmalıydı. lafım biter bitmez hemen konuşmaya başladı "sen öldüğünde ben senin iyi biri olduğunu anlatırım ve böylece hikayelerin yayılır." ne diyeceğimi kestiremediğim anlardan biri dahaydı işte. fazla uzatmadan teşekkürler dedim ve saçlarını okşadım. yüzümde salak bir gülümseme vardı. sanki ona çocuk olduğun için böyle şeyler sana ne kadar kolay gözüküyor değil mi demek istiyordum. eğer demin söylediğim şeylerin doğruluğuna inanıyor olsaydım kötü biri olup ölmemeyi tercih ederdim sanırım. çocuk benden daha iyi bir insandı, buna emindim.

ah be abi

"ah be abi" dedi. "ne olurdu sanki beş dakika önce gelseydin. şimdi kalktı daha vapur, yetişirdin." benim bir yere yetişmeye ihtiyacım yok ki, hem seni de tanımıyorum. ben öyle geçiyordum burdan, hayırdır? "ah be abi" dedi. "şimdi gitseydin o vapurla, denizin en güzel zamanını görecektin.tam bu saatte kalkan vapurlara binenler görür ancak. sende az daha yetişiyordun" hangi vapur arkadaş? beyoğlunun ortasında deniz ne arar? benimle dalga geçmeyi bırak lütfen, tamam işim yok ama biraz gururum kaldı hala. "yok be abi" dedi. "bugün en çok sen yaklaştın vapura. ne zamandır binen olmadı ki zaten. ama ben biliyordum, ta sokağın başından gördüm senin vapura yetişmeye çalıştığını, koş dedim o kadar bağırdım, hiç duymadın ki be abi. ama olsun. senin biletinin tarihi daha var. gene gel. mutlaka binmen lazım, denizin en güzel zamanını görmeyi hakediyorsun" peki o vapura bindin mi sen hiç? yani denizin diyorum, en güzel zamanını gördün mü? "ah be abi" dedi "bırak şimdi şaka yapmayı, onu görenlerin bir daha burda ne işi var" bir yalanın peşinde koşmamı istiyorsun galiba. ama dediğine bakılırsa güzel bir yalan bu. belki değer. tamam o zaman, bundan sonra o vapura yetişmek için elimden geleni yapacağım bende. "abi" dedi, bu sefer biraz hüzünlü bir sesle. "gittiğin yerden bana bir mektup atar mısın? denizin o en güzel anını anlatan? ha, yazarmısın?" adrese ne yazıcam ki, hem adını bile bilmiyorum, edebiyattan da hep bütünlemeye kalırdım ben zaten. olur mu ki? "ah be abi" dedi. "sen yaz, sen yazarsın. yazdıktan sonrada zarfa falan gerek yok, denize bırak yavaşça ben alırım onu, merak etme" güzel bir yalanın peşinden koşmak gibisi yoktur değil mi? evet. bu ömür dedikleri şey, dertli gerçeklerin peşinden koşmaya değmeyecek kadar önemsiz. güzel bir yalan uğruna yola çıkılabilir. sen benim güzel yalanımı bana söyledin. bunun için teşekkür ederim. mektubumu bekle, sana mutlaka yazacağım. "ah be abi" dedi. "o kadar mutlu olacaksın ki..."

ah be abi 2

"ah be abi" diyen o sefil yaratığı tanımamın üzerinden tam 7 sene geçti. o güne lanet olsun. büyük bir inancın etrafıma yavaş yavaş örülmeye başlamasına sebep olduğu için bin kere lanet olsun. hala yakamı kurtaramadığım bir özlemle kavrularak o gemiyi arıyorum. bana söylenen ve benim olan büyük yalanın esiriyim artık. bulmak üzere neredeyse hiç bir umudum olmamasına rağmen, arayışın ortasında herşeyimi kaybettim. o dilenci kılıklı serserinin gerçek olup olmadığından bile emin değilim şimdi. belki herşey sadece bir gündüz düşüydü. büyük boşluğumu doldurmak üzere beynimin bana oynadığı bir oyun. kim bilebilir? sokaklarda parıldayan gözlerle, başkalarına ait olmadığı için kimsenin anlayamayacağı yalanımın peşinde, yıllarca sürüklendim. sahip olduğum biletin -ki varlığına olan inancım dışında bir ispatıda yok, zamanının geçmiş olması ihtimalide günden güne içimi kemiriyor. ya gemiye adımımı attığım anda biletim geçersiz diye geri çevrilirsem? allahım, sen bana bu acıyı yaşatma lütfen. denizin en güzel zamanını görmeye adanmış bir yaşam için herşey. tam 7 yıldır cebimde bir kalem ve bir kağıtla dolaşıyorum. söz verdiğim mektubu yazmak için. o kahrolası vapuru artık hakediyorum. onu dünya üzerinde benden daha fazla hakeden hiç kimse olamaz. nefes aldığım her saniye ondan biraz daha uzaklaştığımı hissetsemde, onu aradıkça mesafenin gittikçe açıldığını hissetsemde bunu önemseyecek durumda değilim. o güzel yalan şimdi bütün gerçekliğimi ele geçirdi. hayal ve hayat birbirine girdi. ayıracak gücüm yok. bu yüzden tek çarem hayal olmak.