cümle alemin sözünü etmekten sakındığı o meşum güne açıkça lanet okuyarak, yaklaşan fırtınayı sezmesi ile tanınan ünlü tabip latron amarran efendinin mahdumlarından olan değerli yüce şahsın huzuruna çıktı. altın sırmalı pabuçların inci nakışlı gümüş konçlarından süzülüp rengi alacalı pürüzsüz mermerlerde yılan gibi kıvrılarak uzanan kaftanın yumuşaklığını yanaklarında hissettiğinde içini kaplayan huzurla gülümsedi. akılları, şehvetin çoktan baştan çıkarttığı vücutların bir mahzene kilitlenmiş halleriyle dolu olduğunu bildiği kokuşmuş fikirli, edepsiz zihinli dalkavuklardan büsbütün tiksinmişti. ne var ki her yere bir veba gibi yayılan bu kendini bilmez destursuz, abdestsiz sürüngenlerin gücünü az çok tahmin edebildiğinden korkusunu kimseye anlatamaz, içine atardı. işte sadece bu fen, tıp, matematik, simya ve gök ve bilhassa din konularının alimi, ismini anmayanların günlerinin tekinsiz geçececeği kat-i olan muhterem şahsın huzurunda bir nebze olsun gönlünü ferahlatabiliyor, gözlerine bakma cüretini gösterdiğinde de iman etmiş kadar rahatlıyordu.
sevincine ortak olabileceklerin arayışlarıyla harcadığı onca vakitten sonra bir gece vakti, usulca, çok derinlerden gelen naif mutluluğu gördü. bir simplex bir tablo artık ne için olduklarını bile hatırlamadıkları mevcudiyetleriyle koskocaman bir fantazyanın parçası haline gelmiş, kendilerini akıntıya kaptırmış, seslerini hiç çıkarmadan zamandaki yansımalarını izleyerek tutunduklarına inanıyorlardı. inanmak zorundalardı. yağmurun, güneşin, toprağın, asfaltın hep birlikte anlatıldığı hikayelerin gitmeden önce son defa durup, arkasına dönüp, bakıp sonra yoluna devam eden kahramanı gibi ümitli ve endişelilerdi. bir simplex ve bir tablo hiçbir şeyin fedaileri, gezgin bezginler, kasaba hayalperestleri bütün şarkıların ortasında oturmuş dinliyorlardı. artık onlar için söylenebilecek şeylerin ekseninde müzik ve dans eden deliler vardı.
o el verdi, öbürü el aldı, ayağa kalktı. haşa huzurdan kalkarken bakışları arkadan gölge gibi hızla geçen dilbere and olsun ki sadece bir göz kırpımı kadar takıldı. ama o bunu gördü, ancak elbette görmezden geldi, çünkü karşısında kimsenin utanmasını istemezdi.
ben ne yaptım? nasıl oldu bu? kirpiklerimi cımbızla çekip gözbebeklerime saplasalardı da bunu yaşamasaydım. (ama o saçlar) ben şimdi bir daha hangi yüzle gelirim buraya. derdimin dermanının, huzurumun padişahının karşısında yapılacak şey mi bu? (ama o gözler) ey hak sen doğrusunu bilirsin, gönül ve nefis hiç bu kadar karışmamıştı. ben garip bir mazlumum, üstadın perilerinin perisine yüzümü çevirmem yakışır mı? buradan yılan gibi sürünerek çıksam yeridir artık. (ama o dudaklar) ben hiç böyle yanmadım hünkarım. bunca yılın perişanlığı o kısacık anın yüzünden olacakmış meğer. fikren ve kalben iki kere yandım. haydi diyelim fikrimin alevlerini zorla derdest ettim küllendirdim, kalbimin ateşine bir merhem bulamazsam ben ne yaparım? bu kara dakika bende kara bir leke oldu, ömrümün sonuna kadar bana bakan herkes görecek.
çalan şarkıların sözlerini birbirine ekleyip meydana getirdiği eseri sayıklayarak uykuya dalmayı bekleyen şapşallara bile özendiğini itiraf etmesi uzun sürmedi. vaktinde göz attığı kurallar kitabından öğrenebildikleri ile buraya kadar gelebilmişti. zaman zaman tökezlese de düşecek gibi olduğunda simplex, hastalanıp yatağa mahkum olduğunda tablo koşarak yardımına gelmişti. değişime karşı güttüğü katıksız kinin sonuçlarına katlanmış, katlanıyordu. değişmeyi son defa denediğinde dürüstlüğe açılan kapıların sinsi bir aldatmaca olduğunu çözmüş ve şaşkınlığını gizleyememişti. ne yapsa menfaatlerini ön planda tuttuğu gerçeğinin aksine kendini inandıramamış, sonunda bununla yaşamayı kabul etmişti. halbuki bütün o kavganın ve gürültünün perdesini araladığımızda bütün bu debdebeye gerek olmadığını görebilirdik. ihtiyacımız olanı elde etmenin çaba, telaş ve arzusuyla farkedemediklerimiz yüzünden düştüğümüz haller utanç vericiydi. bu anlarda yardımımıza koşacak bir simplextablosu da yoktu maalesef. orda kendi kendimize acımaktan başka kimsenin olmadığı uçsuz bucaksız bir diyar var, ve oraya gitmek istemezsiniz. zaten manzarası da berbat.
sonra "hoşgeldin" dedi. duydum. kafamı gömdüğüm yirmi kat çamurun altından duydum. ruhumu hapsettiğim soğuk taş zindanların küflü duvarları arkasından duydum. kulaklarımdan damlattığım okunmuş kızgın demirlere rağmen duydum. beni düştüğüm yerden bir çırpıda çıkaran, ab-ı hayatı dudaklarıma pamukla damlatan, aklımın karanlığını nefesiyle billurlaştıran o kelimenin her bir harfini duydum. bunu söyleyen ağzın sahibi, lokman hekimin kaybettiği iksiri bulmuş olmalı başka izahı yok. yarattığın yer ve gök aşkına dualarımı kabul ettin şükürler olsun. ruhumun bir derdini sildin şükürler olsun. bu da yeter. varsın gönlüme söz geçmesin, varsın aşk ile açlığım dinmesin. öylesi bir derde derman beklemem. gamı onunla büyütür, alemi onun için seyreylerim. iş ki yüzüm artık yerde kalmasın. sen benim elimi tutan, kederimi dağıtan. sen büyüklerin büyüğüsün.
sonra "hoşbulduk" dedi. herkes duydu. o bile.
Neyin nesi kimin fesi
- simplextablosu
- Mert, bir insandır. Bana öyle geliyor ki iyi de bir insandır. Ama elbette emin olamayız. Zira Mert hakkında bildiklerimin çoğunu kimden öğrendiğimi söylersem artık bana olan güveniniz sarsılır. O yüzden, yani siz hala bana güveniyorken, bildiğimi iddia ettiğim şeyleri gerçekten doğru kabul edin ve bu sizin için yeterli olsun. Böylece Mert iyi bir insan olarak yoluna devam edebilsin.
7.10.10
4.7.10
Delik Deşik
Gözlerim çıkmıştı, koştum ve rüzgarın hissiyle ilerledim. İlerlerken endişeliydim, önceleri, kibar bir çocuk gibi taralı saçlarımla sakindim. Zaman, hatırasız kırbaçlarını dar koridorda savururken darbe almadan geçebilenler gözyaşlarına boğuluyordu. Mutluluktan mı üzüntüden mi olduğunu bilemiyorduk. Şapkaları düşenler, kulakları kesilenler, omuzları çıkanlar inliyordu. Sorulan sorulara bakışımız çatı güvercinleri kadardı. Hikayemiz bitmeden boynumuzdan içeri süzülen dolu parçaları sesimizi bir anda kesip, yaz sevincimiz oluyordu. Ve aslında tek sevincimiz oluyordu. Aşka muhtaç, depresif, tükenmiş hallerimiz gözümüzün önünde inatla raksediyor, biz ise tutturdukları ritme eşlik etmemek için koltuklarımıza sımsıkı yapışıyorduk. Bu sıcakta deri koltuklara sımsıkı yapışmanın bizden neler götüreceğini bilemiyorduk. Kaçarken yakalanan, terlerken üşüten zayıf bedenlerimiz tutsaklığa doğru çekiliyordu. Ritmik bir def sesi kulaklarımızda hala yankılanıyordu.
Bacaklarım kopmuştu, istedim ama dans edemedim. Önceden yaptığım bütün o hareketleri şimdide zihnimde yapıyordum. O dakikalardı sanırım uğultulu bir kalabalık yaklaştı. Ben çırpınırken tüylü garip kıyafetleriyle çıkageldiler. Beynimde sürekli çalan, beni delirtmek üzere olan o ritmi, ellerindeki aletlerle çalıyorlar ve hepbirlikte dans ediyorlardı. Etrafımı çevirmişler kaçacak yerim yok. Yavaş yavaş yaklaşıyorlar. Artık nefeslerini hissediyorum. Onlar gibi dansetmemi istiyorlar. Eski güzel günlerdeki gibi mi? Eski günler neden eskidiklerinde güzel oluyor diye sormaya fırsat bırakmıyorlar. Diretiyorlar. Vurmalı müzik aletleriyle çılgınlar gibi tepiniyorlar. Terliler ve bitmeyen bir enerjileri var. Açtıkları bu kapıdan geçip, gösterdikleri bu yoldan ilerlemeye takatim yok.
Ellerim kopmuştu. Sana yazamamanın ciğerlerimi parçalayan acısını tarif edemem. Aşkın, anlatılamadığında ne denli bir canavara dönüştüğünü bilmiyorsan çektiklerimi tahayyül bile edemezsin. Kelimelerin dolduramadığı boşlukta işkenceler cirit atıyor. Kenara atılmış, terkedilmiş, unutulmuş, onursuzlaştırılmış, lanetlenmiş ve çürümüş bir ruhun intikamı aramızda dolaşıyor. Harikulade bir dengede ilerlerken, hem huysuzlanıp hem kılımı kıpırdatmazken yaşadığım sahtekar inatçılık gibi değil bu. Gerçek aşk ve gerçek mutluluk arasında bir yerde. Sefalete diz boyu batmanın arifesi. Her canlının yalnızlıktan kaçmak için bulduğu kendine özgü yollardan arınıp seninle yüzyüze bakmak, ama çıkan gözlerimle görememek, kopan bacaklarımla gelememek, olmayan ellerimle dokunamamak. Delik deşik.
Bacaklarım kopmuştu, istedim ama dans edemedim. Önceden yaptığım bütün o hareketleri şimdide zihnimde yapıyordum. O dakikalardı sanırım uğultulu bir kalabalık yaklaştı. Ben çırpınırken tüylü garip kıyafetleriyle çıkageldiler. Beynimde sürekli çalan, beni delirtmek üzere olan o ritmi, ellerindeki aletlerle çalıyorlar ve hepbirlikte dans ediyorlardı. Etrafımı çevirmişler kaçacak yerim yok. Yavaş yavaş yaklaşıyorlar. Artık nefeslerini hissediyorum. Onlar gibi dansetmemi istiyorlar. Eski güzel günlerdeki gibi mi? Eski günler neden eskidiklerinde güzel oluyor diye sormaya fırsat bırakmıyorlar. Diretiyorlar. Vurmalı müzik aletleriyle çılgınlar gibi tepiniyorlar. Terliler ve bitmeyen bir enerjileri var. Açtıkları bu kapıdan geçip, gösterdikleri bu yoldan ilerlemeye takatim yok.
Ellerim kopmuştu. Sana yazamamanın ciğerlerimi parçalayan acısını tarif edemem. Aşkın, anlatılamadığında ne denli bir canavara dönüştüğünü bilmiyorsan çektiklerimi tahayyül bile edemezsin. Kelimelerin dolduramadığı boşlukta işkenceler cirit atıyor. Kenara atılmış, terkedilmiş, unutulmuş, onursuzlaştırılmış, lanetlenmiş ve çürümüş bir ruhun intikamı aramızda dolaşıyor. Harikulade bir dengede ilerlerken, hem huysuzlanıp hem kılımı kıpırdatmazken yaşadığım sahtekar inatçılık gibi değil bu. Gerçek aşk ve gerçek mutluluk arasında bir yerde. Sefalete diz boyu batmanın arifesi. Her canlının yalnızlıktan kaçmak için bulduğu kendine özgü yollardan arınıp seninle yüzyüze bakmak, ama çıkan gözlerimle görememek, kopan bacaklarımla gelememek, olmayan ellerimle dokunamamak. Delik deşik.
9.6.10
O Yaz
Önceden haber veren birisi olsaydı, iyi olurdu. Çok ani oldu, ne diyeceğimi tam bilemedim. O an, karşımda dururken öylece, benden duymak istediğin bir şey var mıydı hiç öğrenemedim. Dudaklarımın ucuna kadar gelen kelimeler, daha önce aylarca belki kaç defa kendi kendime tekrarladıklarım uçtu gitti. Orda ben durdum, sen durdun, televizyon durdu, masa durdu, koltuk durdu herşey durdu. Ben sadece nefes alıp nefes verebildim. Saçlarının parlaklığını hatırlıyorum sadece. Birde o adamdan ayrıldığını söyleyişini. Sonra bir baktım, sekiz sene geçmiş üzerinden. Bu da bir hikaye işte nihayetinde. Herkesin başına gelir böyle şeyler değil mi? Benim başıma geldi. O yaz, çok sıcaktı.
O yaz başlarken önceden olmadığı kadar umutlu ve perişandım. Önceleri tek başıma gezer ve düşler ve hayaller ve rüyalar kadar engin yalnızlığımı en iyi arkadaşım sanırdım. Değilmiş. Benimle arkadaş olmak için sıraya girenler varmış. Bilmiyordum, öğrendim. O yaz, çok şey değişti. Kapalı telefonların sessiz bekleyişi gibiydi o yaz. Hiçbir ümide yer bırakmayacak kadar acımasız ve dürüsttü. Aslında tam bir delikanlıydı bu sebeple. Ve hikayeler geçmiş, anlatıcılar banklarını terketmişti. Dökme demir şehir mobilyaları giderek edebi bir hal alıyordu. Soğuk hiç gelmeyecekmiş gibi terletiyordu o yaz. O yaz, birçok şey değişti. Koskoca bir hayat mesela, ordan gidiyordu, yolunu değiştirdi. İyi veya kötü değil ama koskoca bir hayat değişti. Şimdi özlenen güzel bir hatıra olarak o yaşım orada kaldı. Sonrası göç. O uzun yazın bitmeyen sıcaklığında kavrularak başlanan göç, seraplar ve rüyalarla hala devam ediyor. Biz, hepimiz, bir vaha arıyoruz, halbuki bıraktığımız yer ormandı. Serin güzel günlere doğru ağaçların tesellisiyle ilerliyoruz.
O yaz başlarken önceden olmadığı kadar umutlu ve perişandım. Önceleri tek başıma gezer ve düşler ve hayaller ve rüyalar kadar engin yalnızlığımı en iyi arkadaşım sanırdım. Değilmiş. Benimle arkadaş olmak için sıraya girenler varmış. Bilmiyordum, öğrendim. O yaz, çok şey değişti. Kapalı telefonların sessiz bekleyişi gibiydi o yaz. Hiçbir ümide yer bırakmayacak kadar acımasız ve dürüsttü. Aslında tam bir delikanlıydı bu sebeple. Ve hikayeler geçmiş, anlatıcılar banklarını terketmişti. Dökme demir şehir mobilyaları giderek edebi bir hal alıyordu. Soğuk hiç gelmeyecekmiş gibi terletiyordu o yaz. O yaz, birçok şey değişti. Koskoca bir hayat mesela, ordan gidiyordu, yolunu değiştirdi. İyi veya kötü değil ama koskoca bir hayat değişti. Şimdi özlenen güzel bir hatıra olarak o yaşım orada kaldı. Sonrası göç. O uzun yazın bitmeyen sıcaklığında kavrularak başlanan göç, seraplar ve rüyalarla hala devam ediyor. Biz, hepimiz, bir vaha arıyoruz, halbuki bıraktığımız yer ormandı. Serin güzel günlere doğru ağaçların tesellisiyle ilerliyoruz.
23.5.10
Birşeyler Var
Günler günleri kovaladı. Küçük hamamböcekleri büyüdü. Düşenler ve kalkanlar birbirlerine gülümsedi ve yollarına devam ettiler. Havalar soğudu bu arada, tekrar ısındı. Soğukta yağmurlar ve rüzgar, kar ve çamurlar hüküm sürdü hayatımızda. Duydun mu? Senin için tutulmuş dilekler vardı. Sıcakta terleyenler, genede pişman olmadan dans edenler, ve ne denebilir ki başka, en sevdikleri tarafından terk edilenler vardı. Bundan sonra, tam istediğimiz gibi bir anda, karşımıza çıkacak olan güzel yorgunluklar için endişe etmeden, kapılar açılıyor tekrar. Bisikletlerle gelen, selelerinden küçük çiçekler çıkartıp hepimize veren mutlu insanlardan hala var. Oralarda biryerlerde uyumak için ninniye ihtiyacı olanlar gökyüzüne bakıp dilek tutuyorlar. Rüyalarından uyanmak istemeyenler sabah kalkıp üzerlerini giyerken küfür ediyorlar. Oralarda biryerlerde herşey olması gerektiği gibi olmaya devam ediyor. Ama burda günler günleri kovalıyor ve memnuniyetsizliğimiz bir türlü azalmıyor. Neyi elde etsek belki daha fazlasını değil ama daha farklısını istemeye devam ediyoruz. Yağmurun pencerede bıraktığı lekeler hiç geçmeyecekmiş gibi geliyor. Senin bende bıraktığın izler hiç geçmeyecekmiş gibi. Duydun mu? Senin için edilmiş dualar var. Konuş şimdi. İstediklerini söyle. Daha sonra daha da uygun bir zaman bulabilirsin belki ama genede şimdi konuş. İçki içmenin ne kadar güzel geldiğini düşündüğün o kaçıncı kadehteki gibi konuş. Sen konuştukça bir kötülük daha son bulacak. İçten birşeyler söylediğinde daha fazla iyilik için bir şansım olacak. Birgün herşey unutulmuş olacak. Unutulmuş insanlar ve unutulmuş hikayeler olarak kalacak herşey. O yüzden o güne kadar konuş, anlat.Unutulmadan önce yayabildiğin kadar yay anlatacaklarını. Duydun mu, sesine ulaşabilmek için dinlenmiş şarkılar var.
20.3.10
Mecburen Sevgilim
Sigara yakışmadı diyor kaşlarımı çatıyorum. Paketten bir tane alıp yakıp, hızlıca nefes çekip üflüyorum. Sigara yakışmadı diyorum. Masada dibi kalmış bir çay var, onu da içiveriyorum. Hem dışarısı soğuk hem içerisi. Sen giderken balkonda hercai bir menekşe vardı. Plastik küçük saksısının dibinden çamurlu sular süzülürdü. Bir zamanlar bütün balkonumuzda çiçekler vardı. Bir zamanlar, eski zamanlar, öylece kalkıp gidemezdik. Çiçeklerimiz vardı çünkü, yollarımızı beklerlerdi. Sonra sen gittin, bu balkondaki en güzel kahvaltıların yerini küfür eder gibi bakan küçük bir hercai menekşe saksısı, izmaritler ve çay bardakları aldı. Çok klasik bir fotoğraf gibi ama, klasikler işi biliyormuş değil mi? Alışkanlıklar her gün görülen bir rüya gibi işlemiş içimize. Ne yapsam, ne kadar uzaklaşsam da genede bu masada, bu balkonda oturmak için geri geliyorum. Her sigara yakışımda kaşlarımı çatıp ilk nefesi hızlıca çekiyorum.
Karanlık bir koridorda yürüyorsun, ellerin sağda solda duvarları bulmaya çalışıyor. Koridorun sonunda ne olduğunu bile unutmuşsun. O an tek amacın o koridorda doğru dürüst yürüyebilmek. Adımını atarken kaval kemiğinde bir acı duyma endişesi ile çekingen davranıyorsun. İçinden bir ses önünün boş olduğunu, adımlarını cesurca atarsan rahatlıkla yürüyebileceğini söylüyor. Sanki aynı koridorda daha önce yürümüşsün, ve gerçekten de çarpacak, korkacak bir şey olmadığını biliyorsun. Ama genede her adım atışında korkuyor, tereddüt ediyor, yavaşlıyorsun. Karanlık bir koridorda, nereye gittiğini bile umursamadan, korkarak, yavaşça yürüyorsun. Hayat.
Mecburen sevgilim, hapisten bir parmaklık, kaçamayan rüzgar. Rüzgar kaçamadı, burada esti. Şapkalarımız uçtu sürekli. Şemsiyelerimizi hiç açamadık yağmurda. Bak bana, bunlar benim cümlelerim. Okurdun, beğenirdin. Bunlar hala benim cümlelerim, okursan belki gene beğenirsin. Düşmanca tavırlarını rafa kaldırmakta tereddüt eden pardesülü yol arkadaşlarım ve nazik iş çıkışı saatleri arasında ‘Haydi bir dilek tut’ diyen kimse kalmadı. Kaldırımlar koyu renk bir takım elbise denizi gibi sürükleniyor. Bu akşam bir bira içelim desem, biraların da biraz istekli olması gerekmez mi? Ama tamam, bunca şikayetin arasında ufak keyiflerin yeri olmasaydı bunalım eşiklerinde birdirbir oynayan kaçık çocuklardan olurduk. Oyun bittiğinde yamaçta kimse kalmazdı, oynayanların hepsi şair olurdu. Ve benim şair olmak için tekrar çocuk olmaya niyetim yok. Önceden olsa belki, bir ihtimal senin için düşünürdüm ama artık tek bildiğim sen de benim bir kelimemsin işte. Ve o halde “Şair olmak için tekrar çocuk olmanı istemiyorum” demekte senin için çok kolay. “Şair olmak için tekrar çocuk olmanı istemiyorum” Tamam kabul, zaten benim de niyetim yoktu. Seninle iyi anlaşacağımız belli. Ve sen bu kadar anlayışlı olduğun sürece benim seni terketmeyeceğim çok açık. Maalesef.
Karanlık bir koridorda yürüyorsun, ellerin sağda solda duvarları bulmaya çalışıyor. Koridorun sonunda ne olduğunu bile unutmuşsun. O an tek amacın o koridorda doğru dürüst yürüyebilmek. Adımını atarken kaval kemiğinde bir acı duyma endişesi ile çekingen davranıyorsun. İçinden bir ses önünün boş olduğunu, adımlarını cesurca atarsan rahatlıkla yürüyebileceğini söylüyor. Sanki aynı koridorda daha önce yürümüşsün, ve gerçekten de çarpacak, korkacak bir şey olmadığını biliyorsun. Ama genede her adım atışında korkuyor, tereddüt ediyor, yavaşlıyorsun. Karanlık bir koridorda, nereye gittiğini bile umursamadan, korkarak, yavaşça yürüyorsun. Hayat.
Mecburen sevgilim, hapisten bir parmaklık, kaçamayan rüzgar. Rüzgar kaçamadı, burada esti. Şapkalarımız uçtu sürekli. Şemsiyelerimizi hiç açamadık yağmurda. Bak bana, bunlar benim cümlelerim. Okurdun, beğenirdin. Bunlar hala benim cümlelerim, okursan belki gene beğenirsin. Düşmanca tavırlarını rafa kaldırmakta tereddüt eden pardesülü yol arkadaşlarım ve nazik iş çıkışı saatleri arasında ‘Haydi bir dilek tut’ diyen kimse kalmadı. Kaldırımlar koyu renk bir takım elbise denizi gibi sürükleniyor. Bu akşam bir bira içelim desem, biraların da biraz istekli olması gerekmez mi? Ama tamam, bunca şikayetin arasında ufak keyiflerin yeri olmasaydı bunalım eşiklerinde birdirbir oynayan kaçık çocuklardan olurduk. Oyun bittiğinde yamaçta kimse kalmazdı, oynayanların hepsi şair olurdu. Ve benim şair olmak için tekrar çocuk olmaya niyetim yok. Önceden olsa belki, bir ihtimal senin için düşünürdüm ama artık tek bildiğim sen de benim bir kelimemsin işte. Ve o halde “Şair olmak için tekrar çocuk olmanı istemiyorum” demekte senin için çok kolay. “Şair olmak için tekrar çocuk olmanı istemiyorum” Tamam kabul, zaten benim de niyetim yoktu. Seninle iyi anlaşacağımız belli. Ve sen bu kadar anlayışlı olduğun sürece benim seni terketmeyeceğim çok açık. Maalesef.
12.3.10
Varsın, Yoksun, Varsın Olmasın.
Yoktun. Ben onlarca gece gezmedeydim, tonlarca şarkıyla haşır neşirdim. Küllükten dost, kulaklıktan kardeş edindim. Farkettirmeden bakındım, bakkaldan çıkarken gördüm sandım. Sandığım kadar kaçındım, sandıklarca kağıt yaktım. Bağırdım sonra, sonsuza kadar bağırdım. Sormaya korktular, soğukta kaldım. Koşsam kaçardım aslında, kaldım. Başkalarına değil kendime anlattım. En güzel çiçeklerin kokusu yüzündeydi. O karanlık yolda hatıralarım diziliydi. Motor sesleri, bir üst geçit, bavullar, otobüs. Hangisine dokunacağımı bilemediğim yüzlerce yüzden birinin gerçek olması lazımdı. Bunu anlamam gerek, buna inanmam gerek. Hiç bir şey yeterli değildi, ne cesaret ne zaman. Hepsi birer hayaldi.
Hepsi birer hayaldi. Sen yoktun. İnsanın kendine yalan söylemesi ne kadar acıklı, ne kadar üzücü. Duvarları rutubetli evlerin ruhları da ekşimiş oluyor. Uyku bile nemli bir kucaklaşma gibi tiksindiriyor. Çıkıp gitsem, önce dağlara ve ağaçlara, sonra ıssız patikalardan ırmaklara ulaşsam. Kehribar tespihlerin sırrını çözsem mesela, bir sır olanlara kapı aralasam. Yalnız kalan insan hiçbir şeyden zevk alamamaya başlıyor, hep daha farklının peşinde koşuyor, koştukça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça… Ama genede asla gerçekten yalnız kalamıyor. Sen hiç bırakmıyorsun. Sen yoksun, sen ordasın.
İncinmekten korkup ona gitme. Gidenler var, artık haber alamıyoruz.
Hepsi birer hayaldi. Sen yoktun. İnsanın kendine yalan söylemesi ne kadar acıklı, ne kadar üzücü. Duvarları rutubetli evlerin ruhları da ekşimiş oluyor. Uyku bile nemli bir kucaklaşma gibi tiksindiriyor. Çıkıp gitsem, önce dağlara ve ağaçlara, sonra ıssız patikalardan ırmaklara ulaşsam. Kehribar tespihlerin sırrını çözsem mesela, bir sır olanlara kapı aralasam. Yalnız kalan insan hiçbir şeyden zevk alamamaya başlıyor, hep daha farklının peşinde koşuyor, koştukça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça… Ama genede asla gerçekten yalnız kalamıyor. Sen hiç bırakmıyorsun. Sen yoksun, sen ordasın.
İncinmekten korkup ona gitme. Gidenler var, artık haber alamıyoruz.
Subscribe to:
Comments (Atom)