Neyin nesi kimin fesi

Mert, bir insandır. Bana öyle geliyor ki iyi de bir insandır. Ama elbette emin olamayız. Zira Mert hakkında bildiklerimin çoğunu kimden öğrendiğimi söylersem artık bana olan güveniniz sarsılır. O yüzden, yani siz hala bana güveniyorken, bildiğimi iddia ettiğim şeyleri gerçekten doğru kabul edin ve bu sizin için yeterli olsun. Böylece Mert iyi bir insan olarak yoluna devam edebilsin.

23.12.09

Kavganın Güncesi

Rengarenk çiçeklerle çevrilmiş iskelelerden denize dalmanın hoş bir hayal olarak kaldığı, heyecansız ve bir o kadar telaşlı, yetiştirilemeyen zamanların çoğalması, anlık bulunan boşlukların ferahlığı, geleceğin aydınlık ve karanlığı arasındaki çizginin aslında ne kadar çok değişkene sahip olduğunun bilincine varılan vakitlerde yaşamaya başladım. Bundan şikayet etmenin kocaman bir ihanetin kapısını açacağını biliyorum. O kapı hep kapalı kalmalı (ruh sağlığının gereklerine riayet etme lüzmu). Sadece biraz çaba ile tembelliğimden sıyrılabilirim. Kendime, kendim için daha çok ilgi göstersem şımarıklık yapmış olur muyum? Yok yahu olmam. O kadar olsun hakkım var sanıyorum.

Bunlarla birlikte elbette, yavaş yavaş ilerlemek sabır istiyor. Her seferinde yeniden yeni bir kural olduğunu öğreniyorsunuz. Bazen sınıra geldiğinizi düşünüp korkuyorsunuz. Yorulmak zor, çok zor. kilometrelerce koşmuş gibi, kalbinizin çarpıp dizlerinizin titremesine şahit oluyorsunuz. Ne kadar korkarsanız o kadar yorgun hissediyorsunuz. Dinlenince geçen yorgunluk gibi değil, bu sefer o kadar kolay atlatılmıyor. Usulca uzanan bir el, elinizi tutsun istiyorsunuz. Sizi çekip çıkartsın, sizin yerinize sizi kurtarsın. Ama o el uzanmıyor, uzanmayacak. Kendi başınıza ayağa kalkmayı öğrenmedikçe kimse size elini uzatmayacak. Öğrendiğiniz her şey için biraz daha ümitsizliğe kapılıyorsunuz. Giderek artan kurallarla, tecrübeyle kolaylaşması gereken hayat zorlaşıyor. Kadehlerle içiçe geçmiş sarhoşluklar etrafında bir rüya görürken uyanmak gibi zor geliyor.

Olacak, olur, endişeye mahal yok. Kimsenin hikayesi beyaz boyayla yazılmış ismi "Yakamoz" olan bir takada mutluluk ve huzurla dolu değil. Kimseye yok yere ağlamadan dik durmak mühim olan. Sefaletin belki bin türlüsünü yaşamış olanlara evet saygı duyup ama öykünmeden, ayak izlerinizin sadece ardınızda bıraktığınız yolu değil daha gideceklerinizide işaret ettiğini bilerek adım atarak, dürüst ve delikanlı gibi yaşamaklığın peşinde olmak gerek. Etrafta verilen beyhude kavgaların uzağından, göçebe kabilelerin bir gömüp pir unuttuğu hazinenin peşinden giderek, kimbilir kaç asıra yayılmış sırlarıyla akan derenin bitmez tükenmez efsunlu sularından içerek ilerlemenin hesabı bu yaptığım. Varolsun aşk ile yaşayanlar, aşk ile geceyi birbirine karıştırmayanlar. Onlardır izinden gittiğim, gideceğim.

11.12.09

Delilliğe Saygı

Tepemizde halka halka nefret. Bela içilmeye başlayan mahallenin delisi arnavut kaldırımlı sokağın köşesinden yalınayak çıktığında henüz daha güneşin ilk ışıkları ve soğuk yeni karşılaşmıştı. Gececi taksiler az sonra devredeceklerdi. Bir kaçı çoktan sigaralarını yakmışlardı. Bu mahallenin tadı kaçalı çok oldu. Genç bir çocuk vardı önceden. Bir sabah, bu sabah gibi soğuk bir sabah hatta, sokağın köşesinde beklerken kimsenin neden olduğunu anlamadığı o meşum anda lanet okudu. Duyanlar dehşetle irkildiler. Çocuk dimdik duruyordu. Kuşlar çatılardan aynı anda havalandılar ve bir daha geri dönmediler. Artık mahalleli her sabah bir pencereden duyulan müthiş hüzünlü bir bağlama sesi ile mutsuz hayatlarına başlıyor. Sanki gurbettelermiş ve hiç geri dönemeyeceklermiş gibi. Sanki çok sevmişler ve yarenleri bir başkasıyla çok ama çok mutlu olmuş gibi. Sanki evleri, odalarının duvarları her daim üzerlerine üzerlerine geliyormuş gibi. O mahallede gebe kalan kadınların bebekleri de nasiplerini aldı bedduadan. 1 yıl boyunca nefessiz ağladılar. Beşiklerinin salıncağı kırıldı, emziklerinin memesi çürüdü. Dertlerini ne ebe bilebildi ne hoca. Mahalleli çok çekti. Hep birlikte birbirlerine bakıp neden diye sordular, hiç cevap veremediler. Akılları erenler, derdin demini alanlar, meyhanenin meyini seçenler, karanlıkta gize bürünenler hep bir oldu gene kâr etmedi. Ettiremediler. Bir bela düşmüştü üzerlerine ya, bilemediler. Kuşkularla haber saldılar sağa sola, o çocuğun cismini tanıyan çıkar mı diye, çıkartamadılar. Neydi o lanet bu karabasanı getiren? Nedendi? Elbette başına bir kötülük gelmişti delikanlının, durduk yere olmaz dediler. Neyse diyeti ödeyelim dediler. Yeterki başımızdan kalksın bu gudubet dediler. Demedikleri kalmadı. Ne çocuk geldi, ne haberi. Çokça zaman geçti üzerinden. Pes edenler çilemiz varmış çekeriz dediler. Etmeyenler kaçtılar. Hep o mahalleli olarak kalacaklarını bilmeden kaçtılar. Son kez doya doya derin bir nefes alamadan göçenler de oldu, içlerine atıp saçlarında aklarla dağlara bakıp kalanlarda. Yeşil kuşaklarında kenarı jilet kadar keskin hançerlerle o genç çocuğu arayanlarda oldu, ne ettiysek affola diye kollarını günde beş vakit göğe kaldıranda. İç sıkıntılarının kaynağını o bedduaya bağlayıp yıllarca kaderlerine boyun eğenlerin mahallesinden kimse mutlu çıkamadı. O günden önce mutlu olup olmadıklarını bile hatırlayamadılar. Balkonlardaki cam güzellerinin, hercai menekşelerin ve sardunyaların hepsi öldüğünde mahallenin delisi yalınayak arnavut kaldırımları adımlıyordu. Hava buz gibiydi, lakin deli olmanın avantajı olsa gerek, ne üşüyor ne de herkes gibi bunalıyordu. Delilik güzel şey be diye düşündü bir an. “Koca mahalle bana kaldı baksana. Heheyt!”