1.
Herşey aynı ama hiçbirşey eskisi gibi değil. Nasıl oluyor demeyin, bal gibi öyle işte. Bütün günler sanki birbirinin kopyası. Ama bir yandanda hatırladığım o eski günler gibi değil artık. Ne olduğunu anlamak zor. Örneğin, sokağımızdaki Hayat Apartmanı'na güzel bir kadın taşınmıştı. Peki bu ne zaman olmuştu? Bana sorsanız 'Bir hafta önce olmasa bile 20 gün kadar olmuştur' diye cevap verebilirdim. O güzel kadının o eve taşınalı tam 11 sene olduğunu söyleseydiniz sizinle olan samimiyetimi gözden geçirmek zorunda kalırdım. Bilirsiniz insanların beni kandırmasından hoşlanmam. Bu hiçte dostça olmazdı. O hep mahalleye yeni taşınmış gibiydi. Aslında onu gördüğüm ilk gün takvime bir işaret koymamış olsaydım, belki bende hala kendimi 16 yaşında zannederdim. Veya kimbilir belkide gerçekten 16 yaşında olurdum. Zamana bir işaret koyduğunuzda artık onun akıp gideceğini garantilemişsiniz demektir. Keşke o işareti hiç koymasaydım.
Sokağımız uzunca bir sokaktı. Kaldırımları dar, kedisi köpeği boldu. Çöp poşetleri hiç eksik olmazdı. Gri rengin her tonunu ve çocukların hemen her türlüsünü bulmak mümkündü. Arabaların kaldırımlara çıkarak sağlı sollu parketmiş olmaları bile çocukların top oynamalarını engellemezdi. Bir araba geçeceği zaman çocuklar kenarlara çekilip yol verir daha sonra kaldıkları yerden oyuna devam ederlerdi. Bakkalı, manavı, kuru temizlemecisi, terzisi, tesisatçısı, kasabı ve berberi vardı. Önceleri kadınlar için bir kuaförde açılmış ama sokağın erkekleri adamcağızı kovmaktan beter etmişler. Elbette kadın milleti saçına, süsüne düşkündür. Kuaförüde yanıbaşlarında görünce oradan çıkmaz olmuşlar. Evde yemekler geç pişmeye, ama daha önemlisi hanıma bırakılan harçlıklar erken bitmeye başlayınca olanlar olmuş. Adamın ne üçkağıtçılığı kalmış, ne namussuzluğu. Bir gece vakti pılını pırtını toplayıp zor kaçmış zavallı. Neyse, yanisi bizim sokakta yaşayan bir sokaktı ve diğer sokaklardan da pek farkı yoktu hani. Bütün neşesi ve bütün bıkkınlığıyla sıradan bir sokaktı.
Aslında 27 ve 16 arasında sadece rakam farkı var. Zaman, eğer bir apartmanın 3. katındaki dairenin penceresinden dirseklerinizle bir mindere abanmış şekilde bütün gün sokağı izliyorsanız, sadece rakamlar arasındaki farklardan ibarettir. Bunun dışında, büyüyen çocukların yerine sürekli yenileri geldiği ve sokak teyzelerinin neredeyse hiç değişmediği bir dünyada zamanın geçtiğini anlamanız için elle tutulur verilere ihtiyacınız vardır. Örneğin Hayat Apartmanı’na çok güzel bir kadın taşınmış ama sonra birgün ortadan kaybolmuş olabilir. İşte zaman o güzel kadın ortadan kaybolduktan sonra geçtiğini anladığınız şeydir. Ve zaman bir saatin tiktaklarından çok daha öte birşeye dönüşmüşse başınız fena halde belada demektir.
2.
Bir akşam canınız çok sıkılır, sokağa çıkmaya karar verir ve koltuk değnekleriyle merdiven inmeye kalkışırsanız, yıllarca çalıştırmadığınız kollarınızın ne kadar güçsüz olduğunu acı bir şekilde farkedersiniz. Elbette böyle bir farkındalığın gerçekleşmesi için öncelikle yürüyemiyor ve üstüne üstük evdende dışarı çıkmıyor olmanız gerekir. Ama bu durumu anlamak için hayalgücünüzü kullanmak sizin için daha kolay olacaktır. Yola bakmak, yoldan gelenleri, yola gidenleri, yol sayesinde sevinenleri ve üzülenleri tespit etmek işin kolay kısmı. Zor kısmı ise yola özlem duymak, yolun sonunu merak etmekte. Yolda ilerlemenin, atılan her adımın yolu biraz daha kısalttığını bilmenin verdiği hazzı -kıymet bilenler için söylüyorum- çok az şeyle değişirim.
Çocukken böyle değildim aslında. Kollarım daha genç ve daha ince gözükmesine rağmen bedenimi taşıyabilecek kuvvetteydi. Hatırlıyorumda eskiden tek başıma sokağa çıkar gezerdim. Mahallede arkadaşlarım vardı. Hiçbirisiyle kavga etmediğime göre hepsiyle hala arkadaş sayılırım. Sadece artık hiçbirisini görmüyorum. Çoğunun gidişini hatırlarım. Bu pencereden sokağın caddeyle birleştiği o uzak köşeye varıp gözden kayboluşlarına şahit olmuşumdur. Yolda ilerlemenin heyecan verici ama buruk tadıyla tanışmamda işte bu şahitlikler yüzündendir. Kendinin ilerleyemediği bir yola sadece bakabilmek, çarpıntının kederle karışmasına neden oluyor.
Bütün bu yol hikayelerini bana gösteren o büyük pencereme yaslanmanın keyfini çıkartıyorum hala. Güne başladığım, günü bitirdiğim, konuştuğum, dinlediğim, sevdiğim, sövdüğüm pencerem ve onun uçsuz bucaksız görüşüyle karışıyorum. Çerçevelerinin beyaz boyalarının çoktan kıtır kıtır koparak dökülmeye başladığı, kışın, kapalı olmasına rağmen soğuk havayı dışarda tutmayı beceremeyen, önündeki saksıya ekilen nice çiçeğin hiçbirini hiçbir zaman sevmemiş, o parlak canlı renkleri daima kıskanmış, mevsimi geçip öldüklerinde sinsice sevinmiş pencere. Minderim ile birlikte, bitmek bilmez hikayelerim, hayallerim, şarkılarım ve ümitlerimin yoldaşı. Geçen onca zamanın şahidi. Zamanımın şahidi. Zamanın ta kendisi. Belki ta kendim. Düşülecek bir yolculuğun ilk arkada bırakılacak parçası. Hiçbir yola uygun olmayan durağan manzaranın anlatıcısı. Yolun düşmanı. Kendi tezatının tezahürü.
3.
Bir apartman dairesinin penceresinden görülebilecek olanların sınırlılığına şaşırırsınız. Bu sınırları aşmak için zihninizin size sunduğu çeşitlilik karşısında ise şaşkınlığınız seviye atlar. Örneğin, uzaklardan yükselen dumanın hangi bacadan çıkıyor olduğunu bilmek size yetmez. O bacanın, aşağıya doğru uzayan borusunu hayal edip, hayal etmekle kalmayıp içine girip, üstünüz başınız isten simsiyah olmuşken dirseklerinizin yardımıyla o dar borunun içinde sürüne sürüne ilerlersiniz. Sıcak ve kömür, karanlık ve havasızlık, ter ve yorgunluk bütün çehrenizi değiştirir. Ruhunuz merak, hayal ve gerçek üçgeninde kendisine bir yol çizmeye başlamıştır. Gördüğünüz ışık nihayete ermesi gereken yolculuğunuz için bir ümittir. Işığı bilerek arkada bırakıp sonra tekrar ışık aramak, bulunca ümitlenmek aslında fazlasıyla ironik. Ancak şu anda dirseklerinizle kendini çektiğiniz daracık bir soba borusundasınız ve her tarafınız ter ve is içerisinde. Yani diyeceğim o ki, herhangi bir ironi ile uğraşmak gibi bir lüksünüz yok. Yapmanız gereken sadece devam etmek. Gördüğünüz, gördüğünüzü sandığınız ışığa doğru, ruhunuzun peşinde sürükleniyorsunuz. Artık o bacadan çıkan dumanı unuttunuz. O bacadan çıkan duman sayesinde orada bulunuyor olmanız umurunuzda bile değil. Bu yolun sonunda bir yerlerde bir sobanın üzerinde çay demleniyor olabilir. Merak ve hayal ve hayat ve düş ve gerçek ve işte nihayet bir ince belli, bol demli, tek şekerli bir çay için bütün bunlar. Rutubet kokusunun her yere sindiği bir dairenin içerisinde, koridorda, iplere asılmış yeni yıkanmış çamaşırlar başınıza değerken yürüyorsunuz. Elinizde hala sıcak çay bardağınız. Tuvaletin önünde terlikler, ışık açık, birisi yeni banyo yapmış gibi buharlar çıkıyor. Bu buharlar neye benziyor? Bir bacadan çıkan dumanlara mı benziyor? Bir zamanlar, manzaraya bakıp dalan birisi vardı, nerede o? Elindeki çay bardağıyla bir pencerenin yanında, minderine yaslanmış, uzaklara bakıyor. Herşey yerli yerinde.
Alışıldık manzaralar gibi değil. Ama olabilmeside mümkün değil zaten. Bir pencereden bakıp görebildiğiniz şeyler bu kadar sınırlıyken, yıllarca aynı şeyleri görmemi beklemeniz sizcede fazla insafsızlık olmaz mı? Ben artık kendi manzaramı kendim yaratıyorum. Bütün bu hayat, bu görüntüler, benim için birer anahtar sadece. Tek yaptığım milyonlarca varyasyona sahip düşsel bir yaşamın kıyısında oturmak. Benim için bir inşaatın çivisi ile penceresini kapatan bir kadın arasında hiç fark yok desem kızar mısınız? Ama penceresini kapatan kadın mesela, eğer Hayat apartmanında yaşıyor olsaydı belki o zaman bir farklılıktan bahsedebilirdik. O zaman pek çok şeyden bahsedebilirdik elbette. Ve o zaman, o bahisleri dinlemek için pek çok dinleyicimiz olurdu, bundan adım gibi eminim. Kim böylesi bir hikayeyi kaçırmak isterki? Düşünsenize, “Hayat Apartmanı’nda Bir Kadın ve Pencere”. Mükemmel bir birliktelik değil mi?
4.
Yağmurun ilk damlasını pencerede gördüğüm zaman dikkatlice o an sokaktan geçenleri incelemeye başlıyorum. Onları seyretmek bazen bütün manzaralardan daha çok etkiliyor beni. Çünkü onların anlatacak kederleri var. Gözlerine gece gibi çöken yorgunluklarıyla yağmuru seviyorlar. Rüzgarla kaybolmayı bekleyen sonbaharın dökülmüş yaprakları gibiler sokaklarda. Hiçbirşeye aldırış etmez gibiler. Herbirinin bir diğerinden farklı özellikleri var. Çok kısa bir an için kimisi başını gökyüzüne doğru kaldırıp ilk damlaların yüzüne gelmesini istiyor, gözlerini kapatıyor. Kimisi durduğu yerde avuçlarını açıp onlara bakıyor. Sonra hızlanıp kaçmaya çalışanlar oluyor. Yağmur şiddetini arttırınca manavın tentesinin altına saklananlar, üzerlerine su sıçramasın diye yoldan olabildiğince içeri kaçanlar, gençliklerinin verdiği arzuyla yağmurdan kaçmayıp inadına sırılsıklam olana kadar altında duranlar, bir yere yetişmek zorunda olup ıslanmak zorunda kalanlar. Hepsi izlemeye değer anlarını bilmeden benimle paylaşıyorlar.
Aslında bir paylaşımdan söz etmek pekte doğru olmayabilir. Yalnızlık üzerine iç karartıcı şeylerden bahsetmeye niyetim yok ama, yani ortada olan bir takım gerçekleride gözardı edecek değilim. Bu pencereden izlediğim, tanımadığım insanlar benim için çok önemli. Çünkü onlarla birlikteyken, bu birlikteliğin tek taraflı olmasının birliktelik kavramına aykırı olduğunu düşünmüyorum. Aramızda samimiyetsizlik veya sahtekarlık yok. Ben ne isem oyum, onlarda tek başlarına sokakta yürüyen halleriyle işte kendileri. Kimse kimseye kendini beğendirmeye çalışmıyor. Burnu akan, sinirlenen, ağlayan, kaçan, ıslanan, ıslanmaktan korkan, üşüyen, terleyen bir sürü insan. Ve dürüstler. Benim için bu çok önemli. Bunun haricinde hayat zaten her daim, her köşebaşında yalnızlığınızı yüzünüze çarpmak için fırsat kollamakta. En neşeli olduğunuz anlarda bile sadece bir anı, mutlu bir çift, güzel bir şiir veya romantik bir şarkı ile size haketmediğiniz kadar kötü davranabilir. Göğüs kafesinizde çıkartamadığınız bir ağırlık ile kalakalırsınız. Bu sıkıntının tarifini yapmak zor, en iyisi başka şeylerden bahsetmek. Çünkü yalnızlığı anlatmak istemiyorum. Çünkü yalnızlığı anlatmaya çalışmanın, aslında, kimseye bir faydası yok.
No comments:
Post a Comment