unutulmuş bir adamın unutulmuş mektuplarıydı. bir gün tozlu bir dosyanın içinden çıkıp başkalarının eline geçebileceğine kimse inanmıyordu. ama oldu. güne ve güneşe, aşka ve umuda, hüzne ve umutsuzluğa dair saklı sırlar barındırıyordu. okuyanlar bir daha asla iflah olmadılar. hayatlarındaki boşluk bir anda büyüdü. öyle ki, yavaş yavaş boşluk olmaya başladılar, boşluğa karıştılar. onları kimse kurtaramadı. o mektupları yazan adamın yanına gittiler. ellerinde şapkaları vardı.
bütün büyük yıkımların iki başrol oyuncusu vardır. iki sevgili, dünyadaki tüm kötülüklerin yanına bile yaklaşamayacağı hasarlara neden olabilirler. kalemlerinden çıkanlar nükleer bombalarla alay edip tahribat yaratırlar. mürekkebe karışan gözyaşlarının kimyasal reaksiyonu, mektup kağıtlarından, okuyanın solunum sistemine girerek onarılması imkansız yaralar açar. o yaraları röntgende görebilen bir doktor henüz dünyamızda yaşamıyor.
artık iyice sararmış kağıtlardan birisi eline geçtiği zaman, okumak için tereddüt bile etmedi. merak. mektup "merhaba" diye başlıyordu;
"bütün gün ne yazacağımı düşündüm, ancak hala bir karara varamadım. seni seviyor olmanın bütün tehlikelerinin farkındaydım ama yazı yazma kabiliyetimden de mahsur kalacağımı hiç düşünmemiştim. ince bir çizgide yürüyorum şimdi, elimde şapkam var, dengemi sağlamaya çalışıyorum kollarım açık. düşmekten korkmamaya çalışıyorum. bana bakarsan, göz göze gelirsek hiç şansım kalmaz. dayanamam. muhtemelen kendimi atıveririm. bir şeyi bilmeyi çok istiyorum, bu öyküde diğer bütün öyküler(im) gibi sersefil bir şekilde sonlandıktan, ben kimbilir kaç şarkıda içkimden çok büyük bir yudum daha alma ihtiyacı hissettikten ve nihayet yalanda olsa seni unuttuğumu kendime inandırdıktan sonra karşılaşacağımız o herhangi bir gün, sana soracağım 'mektuplarımı saklıyor musun' sorusuna ne cevap vereceksin. ben senin mektuplarını iki senede bir okuyacağım. hepsini iki senede bir okurum. iki senede bir mektup okuma günlerim gelir. neden iki senede bir diye sorma, çünkü bende bilmiyorum. okuyarak kendime çektirdiğim acının hücrelerimden çıkıp gitmesi iki sene sürüyordur belki. kimbilir. iflah olmayacağımı söylemiş miydim? neyse. bana ne kadar güvendiğini yazmışsın. ben ise sana aşığım. bu fark sonumuzu getirecek işte. hep böyle olur. insan soyunun en büyük lanetidir. olsun, ben genede sana aşık olacağım. mektuplarım sende gittikçe bir acıma hissi uyandıracak. kelimelerimde zavallılığımın ipuçlarını yakalayacaksın"
ilk sayfanın sonunda bir yere oturması gerektiğini düşündü. içten içe hissettiği şeylerin çok açık bir şekilde dile getirildiğini görmek onu sarsmıştı. kurtulmak için uğraştığı, kendi paranoyaklığı sandığı şeyler şimdi iddia makamının delilleri gibi önüne serilmişti. öbür sayfayı okumaması gerektiği halde okuyacağını biliyordu. şapkası ağırlaşmaya başlamıştı.
“nihayet gökyüzüne bakıp güzel olan şeylerin listesini çıkarttım. sanırım bunu daha önce yapmalıydım. olsun, güzel için geç kalmış olmak çokta yabancı olduğum bir husus değil. sırayla şöyle;
1- posta kutusunun önünden her geçişimde o pis, puslu şeffaf plastiğin arkasında bir beyazlık görme telaşı
2- mektup yazarken beni düşünüyor olman
3- el yazının sana ait olan herşeyden daha çok sen olması
4- hiçbir zaman pişman olmayacağımı biliyor olmam
o kadar fazla değil ama idare ederim herhalde. yolda yürürken seni görmek istiyorum bazen. şapkamın içerisine yapıştırdığım fotoğrafın hayatımı kurtarıyor. artık başım daha dik. tepemde yıldızlar uçuşuyor.”
“hayır!” diyebildi sadece. “neler oluyor burda, kim verdi bu mektubu bana?” az önce oturduğu yerden bir kolu yana düştü. o kolun ucundaki parmakların tuttuğu şapka yere yuvarlandı. şapkanın içindeki kızın fotoğrafı yıldızlara uçmak istiyor gibi gökyüzüne bakıyordu.
No comments:
Post a Comment